BİR KÜLTÜRÜN IŞIĞINDA; HIRS VE KİBİR DİYÂRINDA SEYRAN
MUSTİ’NİN SÂFİYETİ
Bugünün koca delikanlısı Mustafa Emin, o yıllarda küçük bir çocuktu. Henüz ilkokula bile başlamamıştı. Çok hareketli ve zekiydi. Mustafa Emin’in bir de ağabeysi vardı Muhsin Mert. O da henüz ilkokul ikinci sınıf öğrencisiydi. Musti kadar o da sevimli ve şekerdi. Ancak küçük Musti’nin ağabeysi olma edasından hiç ödün vermeden yaşıyordu. Üstelik Musti’ye göre daha sakin bir çocuktu, okul hayatında da oldukça başarılıydı. Ailesinden de çevresinden de çok iltifat görürdü. Musti, ağabeysini seviyordu ama ne yapsa ne etse ağabeysi gibi olamıyordu. Muhsin Mert’e verilen izinler ona hiç verilmiyor mesela başında ağabeysi olmadan emin sakin bir yere dahi top oynamaya bile gidemiyor, gittiği zaman da kendi yaşıtı olmayan çocuklarla oynamak zorunda kalıyordu. Musti alınırdı bu işe. Ezilirdi bu işten. Kimseye de sözünü dinletemezdi ya!... Bir gün anne ve babası evlerine misafir davet ettiler. On- on iki kişi ve çocuğu olanların çocukları, o günün şartlarına göre dev denebilecek bir ekranın başına geçtiler. Önlerinde mısır patlakları çerezler, boyunlarında destekledikleri takımların atkıları, başlarda şapkalar, bereler… Belli ki az sonra televizyonda önemli bir futbol karşılaşması başlayacak. Tezahüratlar, karşılıklı atışmalar da ortalığı inletiyor… Bir ara tezahüratlar o kadar kontrolden çıktı ki yetişkinler, çocuklara yöneldi ve heyecanla sordu: “Söyleyin bakalım çocuklar, kim kazanır bu maçı?” Çocuklar cevap verene kadar kimi dedi “Fenerbahçe” kimi dedi “Trabzonspor.” Bir diğeri atıldı bu sene “Beşiktaş şampiyon” öteki “Hayır hayır” dedi “Bu sene biz alacağız en büyük Trabzonspor.” Evin içinde neredeyse her takımdan biri var… Mustafa Emin de Muhsin Mert de şaşkınlıkla büyüklerini izlerken onlar da yaşanan heyecana aslında ortaktı, gülüyor eğleniyorlardı. Soruya cevap verme sırası Muhsin Mert’e gelince o babasının takımını destekleyip güle oynaya “En büyük Fenerbahçe” dedi. Musti’ye bakışlar çevrildi, o ne diyecekti acaba? Musti de bir şeyler söylemeliydi ya! Ama söyleyeceği takım ağabeysininkinden üstün olmalı, herkes onu adam yerine koymalı… O, düşündü düşündü ve kendince çocuksu bir heyecanla haykırdı “En büyük Allah Spor!”... Bu gün müsaadenizle çocuğun sâfiyetine gizlenmiş gerçeklerden bahsetmek istiyorum ve soruyorum “Allah Spor” ifadesi sevimli aynı zamanda iman dolu bulunabilir ancak neden acaba müdahaleye muhtaçtır? Allahtan ki çocukların anne ve babası uyanık, mutlu bir gün geçirdiler, misafirlerini izzet ikramla ağırladılar, sevindiler, heyecanlandılar ama yalnız kaldıklarında çocuklarına anlayabilecekleri bir dille müdahale ettiler. Dilerseniz bu müdahalenin sebeplerine bakalım ve çocuğun sâfiyetinden hareket ederek o sâfiyetin işaret ettiği alana doğru küçük bir seyrana çıkalım.
Haddi aşan, maksadı şaşan her lafın, tavrın nelere sebep olduğunu ve olabileceğini düşünmeden yaşamak gibi bir lüksümüz yok. İstemeden hata elbet yapılır –yaşıyoruz ve Allah affetsin ama itiraf edelim yapıyoruz - ancak hiçbir şey cevapsız kalmadığı gibi istemeden yapılanlar da cevapsız kalmıyor. Zira yıllar öncesini hatırlayınız; Hazreti Muhammed (s.a.v.) aleyhine bir takım karikatürler çizilmiş ve basına servis edilmişti. Müslüman’ı Hıristiyan’ı -hangi iman sahibi- bundan mutluluk duydu? Bazı konular vardır o konulara el değemezsiniz. İnanç da bu konuların başında gelir. Nitekim karikatür krizinde kendini bilmezlere bazı değerler hatırlatılmak istendi. Onlar inanca, saygıya, edebe davet edildi, bir takım yaptırımlarla meselenin önü alınmaya, meselenin ciddiyeti kavratılmaya çalışıldı ama çürük zihniyet durdu mu? Şayet dursaydı bugün “Sema” âyinine, âyin olma özelliği kaybettirilerek yaşatılan çile olmazdı… Bugün lokantalarda, mağaza açılışlarında hatta düğünlerde vs. de hangi sema gösterisinin âyin kimliği var? Hangimiz buralarda âyin ciddiyeti içinde sema gösterilerini(!) değerlendiriyoruz, izliyoruz? Zikir; tasavvuf kültürünün önemli bir parçasıdır. Tasavvuf kültüründe belli bir ritim hatta kendine mahsus basit bir raks içinde Allah’ı (isimlerini) anmayı ve bunları üst üste tekrarlamayı içerir. Rabıta vesilesi olduğu gibi aynı zamanda mûsikî anlamında da kocaman bir ilmi konudur. Bu gün semanın ciddiyetini koruma savaşı varsa, yarın buna zikir de ilave olmayacak mı?! Zira, sema aktivitesine doyulacak ve yanına bir çeşni katma ihtiyacı doğacak. Artık zikirle çeşnilendirilmiş hâle de doyuldu mu sıra her hâlde namazda... Öte yandan turizm şirketleri, tavukçuluk kümes hayvancılığı, giyim kuşam mağazaları vs. adlarını İslâmi terimlerden alabiliyor. Böyle isimlendirme yoluna gidenlerin pek çoğunun son derece iyi niyetli olduklarına da cân-ı gönülden inanıyorum fakat bir tavukla İslâmi bir terimi yan yana koyduğumuz zaman o karikatürleri çizene ne yapıyorsun bile diyemeyiz. Zira “Bana hesap soracağına kendi yaptığına dön de bir bak” derler. O hâlde ağaç yaşken eğilmeli, eğitilebilmeli. Ne edeptir ne edepsizliktir? Had bilmek ne demektir? Haddi aşan maksadı şaşan cümlelere tebessüm ederek geçmek yerine bu cümleler esasen neye, nelere zemin hazırlar ve hazırlamıştır da bunları düşünmek gerekir.
Çocuktan al haberi; Tasavvufî bir gözle bakarsanız bütün yaratılmışlığı Allah’ın eseri gördüğünüz gibi Allah’ın murâdını işleyen, Allah için oradan oraya koşuşan sporcular gibi de kabul edebilirsiniz ancak gerçek şu ki “Allah Spor” niteleyişinin karşısında bir rakip yok, sporcu yok. Unutmayalım şeytan bile Allah’ın eseri ve bir sebep üzere yaratılmış. “Allah Spor” diye niteleyeceksek bu anlayışın içinde bir yeri var. Çünkü Allah’tan gayrı diyebileceğimiz yapı yok... “Çocuktan al haberi” derler. Biz, çocuğun sâfiyetinden ne haberi alıyoruz? O, Allah’ın büyüklüğünü, üstünlüğünü, ona sığındıkça kuvvet kazanılacağını kendince keşfetmiş ama sakın şu sesi de işitmiş olmasın. “Allah’ım bana öyle bir mevki ver ki; yıldızlardan, güneşten, aydan daha parlak olayım. Diğerlerinden üstün, kuvvetli, karşımdakini kendime boyun eğdiren olayım. Ben hep yüksek olayım. Hayranlıktan da öte hayranlığın zirvesi ben olayım. Benim sözüm geçsin, iktidar sahibi olayım, -güç sahibi, hâkimiyet sahibi- olayım. Helali, haramı da düşünecek hâlim yok ya! Senin de adını anıyorum. Sen de bana adını andırıyorsun ya, yeter…” Esasen bu hırsın ve kibrin sesidir. Bu ve benzeri sesleri -keşke olmasa ama- maalesef ki duyabiliyoruz, gözlemleyebiliyoruz, hâl dilinden okuyabiliyoruz. Ya bizim Musti bunları fark etmişse!... Tasavvuf kültürü hem çok keyifli hem de konusu itibariyle tuzağı bol ve çetin olan bir üst alandır. Bu alan üzerinden de hırs ve kibir bir hayli yüksek seviyeye ermiş olarak sesini duyurur. Ancak bu kültür, kendinden uzak olan hırs kibir gibi değerleri zaman içinde şayet törpüleyip de bir kıvama getiremezse tespit etmekle kalmaz belirginleştirerek kusar ve bunları sergileyen yapıyı, kişiyi vs. merkezinden dışarı atar. Tasavvuf kültürünün bu özelliğini bilen titizdir, tıpkı yukarıdaki ailede olduğu gibi. Ağacı yaşken eğitebilmenin, aynaya baktığında insanla karşılaşabilmenin derdine düşmekse bu kültüre sevdalı veya değil zaten olması ve sergilenmesi gereken bir tavırdır.
Hırs olmadan futbol nasıl oynanır, sanat nasıl icra edilir? Şampiyon nasıl olunur? Tasavvuf kültürü ve hayat birbirinden kopuk değil ki, tam tersine tasavvuf, insan olma, dolayısıyla da yaşama sanatı… Dilerseniz bu noktada hırs ve kibrin kelime anlamlarına bakalım. Hırs ne demek? Bir şeyi elde etmek için duyulan, önüne geçilmez derecede kuvvetli istek, kızgınlık öfke. Kibir ne demek? Büyüklük taslama, kendini herkesten üstün görme… Bir şeyi elde etmek için önü geçilemez istek duymak söz konusu olduğu zaman ister sanatla, sporla ya da başka bir konuyla hatta tasavvufla ilgilenin, ne yapıyorsunuz? Çalıyor musunuz? Çırpıyor musunuz? İftira mı atıyorsunuz? Yalan mı söylüyorsunuz? Doping mi yapıyorsunuz şike mi yapıyorsunuz? Hırs ve kibir genel itibariyle nefsin sığlıklarıyla kol koladır ve insana bütün bunları fazlasıyla yaptırır. Ancak; hep bir skaladan bahsediyoruz. Kendimizde keşfettiğimiz her değer, bu skala üzerinde yerini bulup olması gerektiği şekliyle âleme yansıyabildiği ölçüde bize -insanlığımıza- hizmetkâr olur. Yani; en masum değerler şayet yerini bulamamışsa elimizde yedi başlı bir canavardır. En canavar gözüken değerler de onlardan doğru istifadeyi başardığımızda hayra alet kesilir. Bu yapı şüphesiz hırs ve kibir için de geçerlidir. Zira kibir kötüdür. Hepimiz Allah’ın kuluyuz. Bu kibir de neyin nesi! Allah’ın bizden açığa çıkardıkları var ve biz bu bilinçle yaşamak ve bizden de açığa çıkartılanları korumak, kollamak ve yüceltmek durumdayız. (Bakara suresi 30-34, İsra suresi 70, Tin suresi 4 âyetlerini hatırlayınız) Bu da ister istemez kibir kırıntılarını ortaya getirmez mi sizce? Onurun, vakarın, haysiyetin hatta anlamlı bir gururun içinde bile dikkat ederseniz rahatça görüp tespit edebilirsiniz, kibir kırıntısı var var ama doz önemli… Hırs kötüdür. Bırakalım da nefsin azgınlıklarıyla şaha kalkmış hırs, masumiyet kisvesine mi bürünsün de ortalığı yerle bir etsin! Elbet onun da önü, anlayacağı dil ile tavır ile kesilecek. O hâlde bütün sır dengede, skaladaki yerde ve bir şeyi nefsin sığlıklarını tatmin için mi yoksa Allah için mi yapıyoruz bunun ayrımında. Bir şeyi Allah için yapan, Allah aşkıyla işler. Allah aşkıyla işleyen daima bir iç disipline sahiptir. Hangi konuyla ilgilenilirse ilgilenilsin -isterse konu şampiyonluk olsun- insandan, insan onuruna yaraşır davranması hak, hukuk gözetmesi, saymayı, sevmeyi bilmesi beklenir. Eğer bunlar yoksa (iddiası var olsa dahi gerçekte) Allah için işleyiş yoktur. Orada, yine nefsin sığlıklarının elinde tutsak kalmış hırs ve kibrin oyunları, göz boyamaları, kafa karıştırmaları hâkimiyetini ilan etmiş demektir.
Hırs ve kibrin tevhid anlayışındaki yeri; “Tevhid” bildiğiniz üzere birlemek demek yani; bu hırlı bu hırsız demeden yaratılmış her bir zerrenin Allah’ın birliğinin eseri olduğunu bilmek ve muameleyi ona göre tutmak demek. Zira değil mi ki Allah yaratmış, hırlının da hırsızın da hırstan gözü dönmüşün de kibirden kendinden –nefsinden- başkasını göremeyenin de yaratılış tablosunda yeri var. Allah, her şeyi bir sebep üzere yarattı. Dilediği –istediği- için yarattı. Kendinden başka olmadığına göre kendinden var ederek yarattı. Bu mantığı anlamak -hele artık bu saatten sonra- hiçbirimiz için zor olmasa gerek ama mantığı hayata taşımak ve uyarlamak bir hayli zor. Neden? Çünkü abes görmeyeceksiniz. Anlayana anladığı dilden hitap edeceksiniz. Sizden açığa çıkarılmakta olanları koruyup kollayacak, olması gereken şekliyle âleme taşıma gayretinde bulunacaksınız. Muhatabınıza senin yerin burası diyeceksiniz ama hırstan gözünüz dönmeyecek, kibirlenmeyeceksiniz. Ön yargılı da katı da olmayacaksınız. Kendi yerinizi de haddinizi bileceksiniz. Gelişime açık olacaksınız. Kendinizde keşfettiğiniz vasıflarınızı geliştirmenin yolunda koşacaksınız. Allah bilinciyle yaşayacaksınız. Kulluğunuzun idrakiyle aczinizi bileceksiniz. Allah’ın muradına alet oluşu idrak etmeye çalışırken Allah’ın sizin için murâd ettiğinin ne olduğunu doğru işitebilmenin savaşını vereceksiniz. Sizi zorlayan zorlamayan her şatta, hadisede, nefeste Cenâb-ı Hakk’ı görüp esasen onunla muhatap olduğunuzun farkına varacaksınız. Allah’ın rabbü’l âlemin (âlemlerin terbiye edeni) olduğuna iman ederken en öfkeli anınızda dahi bu bilinçle davranacaksınız. Allah muhabbetini –aşkını- dilden yaşama taşıyacak ve yaşamın her alanına nakış gibi işlemek için mücadele verirken hep sınanacak ve tuzakları tespit etmekle kalmayacak gaflete –tuzağa, yanılgıya- düşmemek için çabalayacaksınız. Vs. … Zorluğu ortada da peki tevhîdi anlayışı yaşamaya çalışmak neden güzel? Çünkü bu işin gayreti bir zevk ve insanı insan daha da açıkçası beni ben kılıyor galiba. Dünya denilen bu âleme nasıl olsa doğduk ve ölüyoruz ama bu süreçte bir keşif macerası içinde, iman lezzetiyle bezeli bir bakış açısı kazanarak seyran zevkini yaşamaktan, niye kendimizi mahrum bırakalım ki!
Hırs ve kibrin dünya üzerindeki hâkimiyeti; Tevhîdi düşünce, sadece şahısların iç huzuruna değil aynı zamanda dünya genelinde de barış ve huzura vesiledir… Uluslararası savaşlardan iç karmaşalara, basit kişisel kavgalardan grup çatışmalarına varıncaya kadar hangi karmaşa, kan, vurdu kırdı, felaket ortamına bakarsanız bakın orada hırsın, kibrin oyununu görürsünüz. Zira işin özünde birisi/ birileri bir şeylere (laubalilik olacak ama tabiri caizse) kafayı takmıştır, had hudut bilmez ister, hâkimiyet zevkini tatmin uğruna gözü döner. Oluk oluk kandan (sözüm ona) şerbet içer de onun nefsinin azgınlıklarından süzülen bir zehir olduğunu fark etmez. İçtikçe hırsı, kibri artar, saldırır, parçalar, yok eder, kırar döker. Tasavvufî bir terbiyenin -en azından bilgi bazında aşinalığın dahi- bu yapıyla mücadelede etkin bir güce sahip olduğuna inanıyorum. Bu noktada da müsaadenizle örnek vermek isterim. Hatırlarsanız yakın tarihimizde tesettür ile ilgili kutuplaşmalar yaşanmıştı. Bu yapı, benim anlayışımdan -fikrimden- öteye yol yok, sen de bana boyun eğeceksin -tabi olacaksın- noktasına muhtelif guruplar tarafından da tırmandırılmak istendi. Bu da hırsın ve kibrin bir oyunuydu ya ama büyük ölçüde tevhîdi anlayışı yerleştirme gayretiyle aşıldı. Zira kimi inancını giyimine kuşamına döker kimi dökmez. Kimi “1934 tarihinde giyim kuşam inkılâbı yapıldı. Madem her şeyi Hak’tan biliyorsunuz bunu neden Hak’tan görmüyorsunuz” der. Taraf olmayı hele böyle bir konuda kendime asla yakıştırmam. Can yakılmadığı hırs ve kibir oyunlarıyla yol kesilmediği müddetçe her fikre saygı duyarım ve saygı duyulmasını da beklerim. Ama bir hakikat vardır -bunun siyasetle de bir ilgisi yok- onu teslim edelim; meseleyi tevhîdi anlayışı yerleştirme çabası (arada çatlak sesler çıksa da) nihayete erdirmiştir. Hangi coğrafyada, hangi ekonomik, kültürel, sosyal konumda yer alınırsa alınsın biraz tasavvuftan -tevhîdi üsluptan- dem vurulabilse… Biraz sevmek, saymak becerilebilse, bir oluş, can oluş fark edilebilse sanırım o zaman daha pek çok problem çözüme kavuşacak ama bunun için evlatların öncelikle doğru kıstaslarla yetişmesi, onların yetişmesi için de yetiştirenlerin doğru ölçülerle yetişmiş olması gerekmez mi?
Beşeri aşkta hırs ve kibir (Yusuf ile Züleyha örneği); Konumuz hırs ve kibir olunca meseleye beşeri aşk boyutundan da bakmadan geçmek istemedim ve karşıma bir hayli zenginlik de çıktı ama burada müsaadenizle umman bir konu olmasına rağmen hepimize aşina gelebilecek “Yusuf ile Züleyha” hikâyesinden bahsetmek istiyorum. Hatırlarsanız, Züleyha, Mısır Azizi, Maliye nazırı İzfir Potifar’ın eşidir. Esir pazarından satın alınıp da önüne çıkartılan Yusuf’u elde etmeye çalışmış ancak murâdına erememiştir. Yusuf, harama el uzatmaya yanaşmaz ve nefsini alt etmeyi inancına sığınarak başarır. Buna mukabil Züleyha bir putperesttir. Yusuf’un inancını yadırgar, önemsemez, küçümser ve Yusuf’u elde edemedikçe de hırsı artar, “Ben nasıl reddedilebilirim” diyip kibre kapılır. Neticede Yusuf’a iftira atarak onu zindana kapattırır. Hatta zindanda Yusuf’u kırbaçlatırken yüzünü görmez ama “ah” edişlerinden zevk alır. Şerhi derin olmasına rağmen şurada geçen üç beş cümle dahi sanırım Züleyha’nın karakteri hakkında fikir vermeye yetmiştir. Bu yapı, beşeri aşktaki hırsın ve kibrin güzel bir örneğidir ve şimdi bu örnek üzerinden soralım; elbette kimse Züleyha değil, Yusuf değil fakat bu yapıdan izler bulduğumuz birilerini hiç mi bilmiyoruz, görmedik, rastlamadık?!… Biraz hayal gücümüzü kullanalım. Yusuf’un yanından –hayatından- olur a bir hanım geçsin. Züleyha, sadece Yusuf’a değil o hanıma neler yapar veya neler yapmaz acaba? Bu kıssalar bu hikâyeler bizler için var. Bizler için bu güne kavuşmuş, kavuşturulmuş. Nitekim hikâyenin (kıssanın) devamında bin bir maceradan sonra Züleyha’nın yanıp yoğrulup vahdet inancına geçişini görüyoruz. Yusuf ile karşılaşıp bu inançla hayata baktığını anlatıyor. Artık Yusuf’un karşısında yıllar sonra da olsa hırsını kibrini ayaklar almış bir Züleyha var. Bu safhaya kavuştuktan sonra ancak Züleyha muradına eriyor ve Yusuf evleniyorlar. Efraim, Menşaa (Mişa) isimlerinde iki erkek, Rahmet isminde de bir kız evlatları oluyor… O hâlde Kur-ân’ı Kerim ve Tevrat’ta da geçmekte olan, sayısız kere edebî eserlere, şerhlere de konu olmuş bu kıssa, hırs ve kibir açısından da bakıldığında hırsını kibrini yenene, yenmiş olmak başlı başına bir mükâfattır fikrini anlattığı gibi dünya planında da mükâfat var müjdesini verir. Ancak, hâl bu olsa da ne çare! Ne aşkta hırs ve kibir bitiyor ne de dünyada savaş. E bu hep böyle mi gidecek!
Hazreti Mevlana’nın “Gel, gel, ne olursan ol yine gel” çağrısındaki mânâ; “Gel” çağrısı pek çok tatsızlığı, acıyı, kanı, savaşı durdurabilecek adeta sihirli bir çağrı. Ancak tasavvuf hazinesine daldığınız zaman bu çağrıdaki mânâyı anlamanın da ne kadar önemli olduğunu fark edersiniz. “Gel, gel, ne olursan ol yine gel, ister kâfir, ister mecûsi, ister puta tapan ol yine gel, bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir, yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel...” İnsana ümit veren ve destek olan ifadenin bazı ciddi kaynaklarda Ebu Said-i Ebu’l-Hayr'a ait olduğu bildirilir ancak günümüzde otoriteler tarafından da Hazreti Mevlana’ya ait olarak kabul edilmektedir. Şerhlere baktığınız zaman ise Hazreti Mevlana da “Gel” lafzıya kastın, Şefik Can’ın ifadesiyle “aslının aslına gel” anlamı taşıdığını görürsünüz. “Gel” esasen Hakk’a davettir. Kişi kendini keşfettikçe, kendindeki Cenâb-ı Hakk’ın hakkına yönelir. “Gel” hitabına istinaden gelinecek –varılacak- nokta da esasen bu noktadır. Yoksa bir yere varıp da orada kuru kalabalık yapmak şüphesiz kast edilmez. Pîran (ermiş) mânen besler ve yolu aydınlatır. Kendisini keşfettirdikçe, kişi ondan yansıyan nur ile kendini keşfetmeye ve böylece Cenâb-ı Hakk’ın kendindeki hakkına yönelmeye, onu tanıyıp anlamaya koyulur… “Gel” çağrısına gerçek mânâda icâbet edilebilmesi için ise; öncelikle bazı değerlerin oturması gerekir. Kısaca bunlara değinmeye çalışırsak mesela; Bilgi: Kişi doğru bilgiyi kovalamalı, ona ulaşmalı ve aklıyla o güne kadarki bilgi ve tecrübeleriyle mutlaka elde ettiği bilgiye dokunmalı, körü körüne değil bilinçli olarak bilgiyi anlamaya –kabullenmeye veya itmeye- çalışmalı… Bilgiden beslenmeden yol alınmaz, alınmaya kalkışılırsa kuklalıktan öteye varılmaz. Bilgi paylaşımı muhabbet paylaşımıdır. İlginin, özenin göstergesidir, tasavvuf kültürünün olmazsa olmazıdır ama -ten tekke âlem mürşit (dost, eğitmen) kesilse bilgi- sadece bu kültür içersinde ancak bir basamaktır. Usta -çırak arasındaki bağ: Tasavvuf kültürü esasen usta-çırak ilişkisi üzerine kurulu bir hâl ilmidir. Hâlden hâle bir akış, candan cana bir sirayet ediş sergilenir. Kemâlin zirvelerinden yansıyanlar gözlenerek, örnek alınarak kendi hayatımıza bunları uyarlama gayretiyle bu yolda yürünür. Bilgi, daima bir üst bilgi tarafından kapsanır ancak her bilgi seviyesi üzerinden aşka dalınır. Şayet gerçek dostu bulmuşsak ya da gerçek dostun üzerine ışık tutulduğunu fark etmiş ve böylece önümüze kemâlin zirvelerini seyran imkânı açılmışsa, bu bizim için nimettir. Yapılması gereken bu zirvelerden yansıyanla ünsiyet kurmak ve oradan –ondan, onlardan- nasibimizi almaya çalışmaktır. Kemâlin zirveleriyle ünsiyet aşkı ziyadeleştirir, böylece aşk anlamına koşar ve hakikatini giyinmeye başlar. Allah aşkıyla, yakışmayanlar itilir ötelenir. Bu ise bilgiyle ifade edilebilmesine rağmen bilginin üst boyutudur. Duygusal bağlanışı doğurur ve bu boyut yüzyıllar ötesinden gelen o “Gel” çağrısını insana gerçek mânâsıyla gayet net bir şekilde duyurduğu gibi buna istinaden şekillenişe de sebep olur. Edep: Hakikate tırmandıkça karşımıza artık yeni bir kavram çıkacaktır. Edep. Bilgisiz edep olmaz. Görgüsüz edep olmaz. Sorumluğu dışlayan, unutturan edep olmaz. Edepsiz aşk olmaz. Başı emme basma tulumba gibi sallayıp durmakla edep olmaz. Eskiler, “taklit, zaman içinde aslını bulur ve gerçeğe dönüşür” derlerdi. Doğruyu söylemek gerekirse tecrübelerime ve gözlemlerime istinaden söylüyorum bu çok zor bir yol. Bireyselliğinizi kaybediyorsunuz hangi yapının üstünde yükseleceksiniz? Edep; eline, diline, beline sahip olmak demekle birlikte Allah’ın kulu olunduğu bilinciyle yaşamak ve bu bilinçle hareket etmek demek. Maharet alanı da zaten bu noktada başlıyor. Edebin ortaya çıkışıyla kazanılmış veya kazanılamamış olan değerler fonksiyonlarını icra etmek istiyor. O hâlde “gel” çağrısına icâbet ediliyorsa edep sergilemek gibi bir mesele var ortada. Sorumluluk: Bütün bu gerçeklerin farkına vardığımız zaman görürüz ki bu kültür hem ustayı hem çırağı pek çok şeye sorumlu kıldığı gibi birbirlerine karşı da sorumlu kılar. Sorumluluk, gayret yoksa, bilgi itibarsızlaşmışsa, edep nefsin sığlıklarına ayna kesilmişse “gel” çağrısını hasbelkader duyup da mânevî bir kapıya olur a rastlamak, varmak, orada çöreklenmek, bilinçli bilinçsiz hırsa, kibre yeşerecek yer aramış olduğumuza ve o yeri bulmuş olduğumuz zannına kapıldığımıza ancak delildir. Bu sebeple hırs ve kibir dumanını fütursuzca tüttürdüğümüz müddetçe kemâlin zirvelerinde parlayan bir yıldızı işaret eden şöyle dursun bir pîranın (ermişin) gönül evindeki yerimiz bile kabul edelim ki dış kapının önüdür. Bunda da abes bir durum şüphesiz yok. Koca dünya kime yetmiyor ki ancak sormak ve düşünmek lâzım; bu duman illa tüttürülecekse tüttürmeye yer mi bitmişti acaba?
Sonuç; Musti’nin “Allah Spor” ifadesinden yola çıktık. Bu ifadenin neden müdahaleye muhtaç olduğunu kendimizce idrak etmeye çalıştık ve önümüze çıkan tabloyu karınca kararınca seyran ettik ve seyranımız şimdilik nihayete ermiş gözükse de inanıyorum ki bu anlatılanlar ve üzerine kattıklarımız ışığında nihayetlenmeyecek. Hırs ve kibir sinsi, göz boyayıcı, aldatıcı, tespite ve yontulmaya muhtaç ama düzelebilir bir problem üstelik kimseye de yakışmıyor bize de yakışmıyor. İnsana yaraşır şekilde sevmekten, saymaktan, değer vermekten korkmayalım kimse ölmemiş. Sevmeye, saymaya, değer vermeye hayatımızda yer açtığımız nispette, sevme, sayma, değer verme skalasında kimi, neyi öne çekip geri iteceğimize doğru karar verebildiğimiz oranda, hırs kibir gibi değerler yeşerecek alan bulamayacak ve yerle bir olup kendisinden insanlığımız ve insanlık adına istifade edilebilir kıvama gelecek. Maalesef mi diyeyim bilemiyorum hayat masallara benzemiyor. Bütün bu söylediklerim ise elbet acılı bir süreci anlatıyor, mücadele istiyor fakat hırs ve kibir saldırılarına maruz kalmak ve/veya hırs kibir girdabında sürüklenip de kendimize de karşımızdakine de cehennemi yaşatmak acının ta kendisi. Bu ıstırap, hırs ve kibri teşhis ve defetmekten daha büyük bir çileyi anlatmıyor mu sizce de?
KAYNAKÇA
İskender Pala – Öteki gündem- Yusuf ile Züleyha Bahsi
Diyanet dergisi mayıs 2007
Dîvân-ı Kebîr / Seçmeler Hazırlayan : Şefik Can