GÜLMİSAL GÜRSOY
SUNİ EFE (Kadem26)

BİR KÜLTÜRÜN IŞIĞINDA; DAVA ADAMI OLMAK, SEMBOLLER VE TAKTİKLER
SUNİ EFE

“Dava adamı olmak” ifadesi öyle kirli ağızlarda öyle yozlaştı ki taşıdığı anlam da bundan etkilenip kirlendi ve bu kire bulaşmak istemeyenler sinmişliği, sindirilmişliği, cehaleti kendine lâyık gördü. Bu sayımızdaki köşemiz aracılığıyla müsaadenizle bu sefer de bu konuya değinmek istiyorum. “Dava adamı olmak” ne demektir? Neden bu konu önemlidir, tasavvuf kültüründeki yeri hakkında ne söylenebilir? Sembollerin ve taktiklerin dava adamı olmanın safiyetine hizmeti nasıl oluyor da söz konusu olabiliyor?... Dilerseniz hep birlikte bu ve benzeri sorularımıza cevaplar arayalım ancak bundan önce dava adamı olmak ifadesindeki sertlikten de sıyrılmak üzere babaannemle aramda geçen belki biraz komik, belki biraz duygulu ama konumuza ışık tutabileceğine inandığım aşağıdaki üç anıyı dikkatlerinize sunmak istiyorum.


1.ANI:
Babaannem bana göre pek çok güzel huyu kendisinde toplamıştı ama asla öğretmenlik vasfına sahip değildi. Hatta bir şeyleri öğretmek şöyle dursun onun bildiği fakat benim bilmediğim bir konu olduğunda şaşkınlıkla yüzüme bakmakla  kalmaz yaşının getirdiği bir tesirle de olsa gerek “Ben biliyorsam sen de bilmeliydin. Sen nasıl olur da bilmezsin!” diye rahatlıkla çıkışabilirdi. Sen söylemedin ki Kâinatçığım, ben nereden bileyim dediğimde ise itiraf etmeliyim ki aramızda tartışma çıktığı bile olmuştur. Öte yandan tasavvuf kültürüne ezelî nasibiyle birlikte aileden aldığı bilgi, görgü, edep vesilesiyle de olsa gerek aşkla bağlıydı ancak devrin koşulları, özel hayatına yönelik aldığı darbeler onu bu kültürün kalabalıklarına ve ritüellerine karşı son derece mesafeli kılıyordu.  Sanırım bu mesafeli hâlden  –onu örnek alışımın üzerinden yürüyerek- ben de ister istemez nasiplenmiştim.  Gerçi babaannemin içinde bulunduğu durumla bir derdi yoktu fakat benimle ilgili bir ısrarı vardı.  Anlatamadığı ama anlatmak istediği, öğretemediği, kavratamadığı ama öğretmeyi ve kavratmayı dilediği tasavvuf kültürünü yakından tanıyabilmemi -billahsa yeni yetişme çağlarımdayken- can-ı gönülden istedi. Ben ise buna asla yanaşmıyordum. Üstelik kendimce de haklı sebeplerim vardı ve bunu da onunla paylaşmaktan çekinmiyordum. Sonunda benimle başa çıkabilmek için kendisinin bir şeyler yapması gerektiğine inanmış olmalı, vasıflarına ve vasıflarıma uygun  (size tanıdık geleceğine eminim ama benim o güne kadar hiç tanımadığım ancak sonradan idrakine varabildiğim) bir taktik geliştirdi.  Zîra ortaokul lise çağlarındaydım. Yazarak kendimi, duygularımı, düşüncelerimi daha iyi ifade edebilirliğim dikkat çekmeye başlamıştı ve biz, evimizin yakınlarında bulunan başta “Şan Tiyatrosu” olmak üzere hemen hemen bütün tiyatroların müdavimi olmuştuk.  İşin ilginç tarafı, her oyun çıkışında oyunun olayları ve karakterleri- üzerinde konuşmak gibi bir zevk de edinmiştik. Bu arada genellikle solistliğini Ahmet Özhan’ın yaptığı tasavvuf mûsikîsi konserlerine de önce babaannemin gönlü olsun diye fakat sonra keyifle gitmeye başlamıştım. Böylece yıllar geçti. Müzik ne türde olursa olsun beni cezp ediyordu. Oyunlar ve karakterler hakkında konuşmak ise bir zevk oluşu sürdürüyordu… Bu gün dönüp de o yıllara baktığımda anlıyorum ki biz müzikle coşup bağrımızı açmış, karakterler ve olaylar hakkında değerlendirmelerle örnek hadiseler üzerinden yürüyerek dedikodudan, monologdan ve didaktik bir üsluptan uzak, ayakları yere basan ve hepsinden de önemlisi bana dokunabilecek –ulaşabilecek- müthiş tasavvufî sohbetler gerçekleştirmişiz.
*


2.ANI
Yıl 2003. Bilinçli bir seçim değil ama çevremde ister istemez tasavvuf kültürüne hayran muhtelif gurupların olduğunu görüyorum ve bu hayranlık bazılarında öyle boyutta ki beni şaşırtıyor. Neden bunlar bu hâlde diye merak etmekten kendimi alamıyorum. Meraklarını merak ettiğim için de -tasavvuf kültürüyle beni yakınlaştırabilecek olan- Ken’an Rifâî eserlerini fırsat bulduğum ilk anda okumak istedim. Okurken bir inceleme süreci doğal olarak başladı ve bu doğal akışın neticesinde de ilk kitabım  “Zerredeki Okyanus” (Ken’an Rifâî ile Kendinden Kendine Yolculuk)  çıktı. Ben de matbaadan yeni çıkmış kitap yığınlarının arasından bir tanesini aldım babaannemin odasında komodinin üzerine koydum. Aradan birkaç gün geçti. Babaannem beni yanına çağırdı. Gittim. Kitaptan dolayı çok memnundu tebrik etti, duygulu anlar yaşadık ve elinde tuttuğu kutuyu bana uzattı.  İçinde Rifâîliğin ve bilhassa da Ken’an Rifâî öğretisinin sembolü olarak ifadelendirilebilecek  “Rifâî tac-ı şerifi” diye de anılan bir çeşit arakiye (takke-başlık) motifli bir yüzük vardı. “Bunu bana vaktiyle kıymetlilerim hediye ettiler ben de sana hediye ediyorum” dedi. Çok sevindim, mutluydum teşekkür ederek yüzüğü aldım, parmağıma taktım fakat nereden estiyse esti boş bulunup da sordum. “Kâinatçığım, bu yüzük altın mı?” Alacağım cevabın benim için ne önemi olabilirdi ki! Maddiyata değer veren biri hiçbir zaman olmamıştım. Üstelik artık öyle bir ruh hâline koşuyordum ki yüzüğün altını bakırı şöyle dursun, sarmaşık dalından olanı bile benim için çok büyük bir anlam taşıyordu.  Babaannem ise sorum karşısında şaşırdı hatta öyle şaşırdı ki şaşkınlığı, sinirlenecek onun dahi önüne geçti. Ben ise ikinci defa ısrarla altın mı diye sorunca, kendine sakin ol telkini yapan ama kinayeyle dolu bir sesin de çıkmasına engel olamayarak “Yok yok” dedi “Bakır… ” İyi… Bakırsa bakır… Sanırım bu saçma soruyu sormamdaki sebep o güne kadar bu yüzüğün pırlantalısına varana kadar o kadar çok çeşidini görmüştüm ki bana hediye edilenin benzerleri arasındaki durumunu merak ettiğimden olsa gerek…  O gün geldi geçti. O günden sonra pek çok gün de geldi geçti. Yıl 2003’tü oldu 2011. Isparta’da çok değer verdiğim şimdi ise rahmetli olan bir emekli edebiyat öğretmenin evindeyim.  Hoca da benden rica etti. “Evladım” dedi “Parmağındaki yüzüğün kalıbı temel formda. Burada da bu yüzüğün benzerlerinden çok yapılıyor fakat kalıp artık tanınmaz hâlde. Mümkünse çarşıya in de kuyumcu İrfan’ı bul. Bu yüzüğün kalıbını çıkarsın, bizler de elimizdeki yozlaşmış kalıptan kurtulalım.”… Aman Hoca dedim İrfan Beyi bulurum da kuyumcu benimle ilgilenmez ki! Hoca şaşırdı. “Neden?” dedi. Benim yüzüğüm altın değil bakır… Bakırdan kalıp çıkardı çıkmazdı derken Hoca istiyor diye çarşıya indim İrfan Beyi buldum.  İrfan Bey itirazsız yüzüğümden kalıp çıkarmayı kabul etti ve birkaç saat kadar izin istedi. Tamam dedim. Yıllardır hiç çıkarmamacasına taktığım için parmağımda yer yapmış yüzüğümü biraz güçlülükle de olsa çıkartarak İrfan Beye teslim edip oradan uzaklaştım.    Söylediği vakitte kuyumcu dükkânına gittiğinde ise kalıp işi tamamlanmıştı. Yüzüğümü tam İrfan Beyden alacağım artık dayanamadım ve dedim ki; Çok özür dilerim İrfan Bey, belki bu soruyu sormam abes ama bana bu yüzüğü hediye eden bunun bakır olduğunu söylemişti. Ancak içimde bir tereddüt oluştu. Benim yüzüğüm bakır mı, altın mı? Sözlerim karşısında İrfan Bey bir durdu, bir sendeledi. Yüzüğü elinde evirdi, çevirdi, gözleri hem ışıldadı hem doldu. “Aile yadigârı herhalde” dedi. Evet dedim. “Kaç senedir bu yüzüğü takıyorsunuz?” dedi.  Beş - on yıl olmuştur herhalde diye cevap verdim. “Satmayı düşünmez misiniz?” dedi. hayır dedim düşünmem.  İrfan Beyin ciddi tavrına daha da bir ciddiyet geldi.  “Kardeşim” dedi “Siz bu yüzüğü yıllarca bakır niyetiyle takmış olabilirsiniz ama yüzük bakır değil altın… Biz burada neler görüyoruz, kıratı yüksek olsun diye kırk takla atanları biliyoruz… Anlaşılan mânevî bir terbiyeden geçmektesiniz ve nasıl olduysa da olmuş ve yine anlaşılan o ki maddeyi değil mânâyı seçmişsiniz. İnşallah bu hep böyle olur. Gazânız mübarek olsun.”… Hocanın evine döndüm, durumu ona anlattım. Hoca yüzünü benden sakladı ama ömrünün son günlerini yaşayan bu yaşlı öğretmen hanım, omuzlarını titrete titrete ağlamaya başladı. İstanbul’a dönüp konuyu babaanneme anlattığımda ise “A benim şaşkın kızım” diyip hâlime gülümsedi. “Ben” dedi “altın mıdır bakır mıdır diye hiç düşünmedim ki sana net bir şey söyleyeyim. Kıymetlimdir dedim kıymetlimdendir dedim Allah’ımın lütfü kabul edip hiç çıkarmamacasına taktım. Vakti gelince de sana verdim. Hem sonra altınının bakırın bu yüzüğün mânevî değerinin yanında ne önemi olabilirdi ki zaten! Sen altından da geç bakırdan da. Allah hepimize mânâsını idrak etmeyi nasip etsin inşallah.”
*


3.ANI
Yakın çevrem çok iyi bilir, zaman zaman gördüğüm rüyalar gerçek yaşamda yerini bulabiliyor. Takdir edersiniz ki bunun hem güzel hem tatsız tarafları var ama netice itibariyle bilhassa geçmiş yıllarda rüyalarımın çıkıyor olması, konusu her ne olursa olsun beni fazlasıyla memnun ederdi. Bir gün babaannem sevincime müdahale etmek zorunda kaldı ve “E kızım” dedi “bu bir marifet mi hiç anlayamıyorum.  Olacağa müdahale mi edebiliyorsun?! Takdir neyse o yaşanıyor. Sen sadece görmüşsün, haberdar edilmişsin o kadar. Üstelik senin bu hâlin biliyor musun abdesthane temizleyen dervişe benzer. Abdesthane temizlemek; bundan erinmemek, dervişi nasıl olgunluğa, hazımlı olmaya taşırsa inşallah seni de rüyaların olgunluğa taşısın isyana itmesin...” Bu sözleri ilk duyduğumda nasıl şaşkınlıkla Hayda! dediğim bu gün gibi aklımda.  Ancak şu bir gerçek ki insan buradaki anlamını çok acı tecrübelerle öğreniyor.  Siz bu satırları okuduğunuzda biteceğine inanmak istiyorum fakat bugün bile televizyondan akıp da geçen Allah beterinden saklasın ama şehit haberleriyle babaannemin ne demek istediğini bir kes daha anlıyorum.  Yerine, yurduna hatta dakikasına varana kadar bir şeyleri rüyada görseniz, bilseniz hatta bunun üzerine tedbir üste tedbir de alsanız ne çare! Takdirin önüne kim geçebilmiş! Tedbir ile mükellef olan insan, çaresizliğini idrakle ancak Allah’ın takdiri önünde baş eğebiliyor ama Allah’ın takdirini son nefesi verinceye kadar kim bilebiliyor? Üstelik sadece şahıslar değil her şey hatta memleketler bile gayret ile takdiri yeşertiyor.


*
Kabaca söylersek; yukarıdaki anılardan ilkinde, ne kadar yetersizlikler içinde bulunulursa bulunulsun şayet meselenin mâhiyetine (esasına, özüne) odaklanılırsa, şartların mâhiyeti idrak ettirmeye yönelik metotları ortaya koyabildiğine tanıklık ettik.  İkinci anıda ise sembollerin aracı kılınıp mâhiyetteki mânâyı idrake teşvik yarattığını gördük. Şunu da söylemeden geçmeyelim; bu, dildeki davanın içselleştirilmesinde önemli bir adımdır. Üçüncü anıda da ufak tefek müdahalelerle mâhiyetin hayata nasıl taşınabileceğine, yerleştirilebileceğine dair bilgiler elde ettik. Şimdi ise bu üç anıdan da yola çıkalım konumuza ilişkin sorularımızı birer konu başlılığı olarak da değerlendirip bunlara cevaplar aramaya çalışalım. 

“Dava adamı olmak” ifadesiyle kasıt ne? Tasavvuf kültüründe zaman zaman karşımıza çıkan “Biz dava adamı değiliz” ifadesi de var. Bu ne maksatla söylenmiş? Bu kültüre göre dava adamı olmak mı olmamak mı makbul? “Tasavvuf kültürü dava adamı olmayı reddeder” ifadesinin bizatihi kendisi, biraz dikkatli bakarsak davasızlığın dava hâline getirilişi anlatmakla dava adamı olmak fikrini savunur. Ancak tasavvufun güttüğü davanın konusu insandır. İnsan kendinden hareketle Yaradan’ına yönelecek ve yöneldikçe Kur’an ahlakına bürünecek, büründükçe de kendini yeryüzü toprağında gerçekleştirecek. Böylece benlik davası gütmekten vazgeçip “Sen böyle istiyor olabilirsin Allah’ım ama ben bunun böyle yapılmasını daha uygun buldum” demeyecek.  İddia sahibi olup da illâ bu böyle, benim dediğim doğru bundan öteye yol yok diye tutturmayacak… O güne kadar edindiği her türlü maddi mânevî donanımla en doğru kararı vermeye çalışarak Hakk’a teslimiyet içersinde Allah bilinciyle, aşk ile şevk ile muhabbet ile önüne çıkan taşları yerli yerine oturtma gayretini güdüp yolunda ilerleyecek.  Üstelik siz de çok iyi biliyorsunuz ki lafla peynir gemisi yürümüyor. Dildeki davaya elde hüccet (delil) istiyor. Cin olmadan adam çarpmaya kalkışmak ise kişinin kendisinin çarpılmasına sebep oluyor. Böylece ortalık suni efe kaynıyor. Suni efe dediğimiz de neyin ne olduğunun farkına varıp da bir mücadele sürecinden geçmiyor ki gelişip pehlivan kesilsin de dünya denilen er meydanında kendisinden kendisine bir cihat gerçekleştirerek insanlığını zuhura vardırma çabasına girişsin.  Oysa insanlığımız zuhura vardığı ölçüde,   Cenâb-ı Hakk’ı idrake koşulur. İdrak artığı ölçüde Allah bilinciyle yaşamak söz konusu olur. Allah bilinciyle yaşayandan içinde bulunduğu hâl doğal olarak âleme taşar. Böylece cümle yaratılmışta Allah’ı görmek, eserden eser sahibine ulaşmak fiiliyatta yerini bulmuş olur. Bu gerçekleşebildiği ölçüde kişi kendini bir varlık olarak da değerlendiremez. Zîra yaratılmış, Yaradan’ın lütfettikleriyle vardır.  Kişi bu hakikati fark ettiği ve bu bilinçle yaşadığı ölçüde de Cenâb-ı Hakk’ın birliği deryasına dalar, her türlü davayı da kesret denilen bu çokluk diyârına -dünya âlemine- bırakır. Bu, davadan davasızlık boyutuna geçiştir. Daha işin başında “Ben her türlü davadan sıyrıldım” diyen ise değil bu safhaları fark etmek, hayat rüzgârının tetiklediği, körüklediği nefsânî ateşlerde yanmaktan baş kaldıramaz ki kendisine sunulmuş olan hayatın yolunda adım atabilsin.


Tasavvuf kültürü ile ilgili olmak için üstün meziyetlere sahip olmak mı gerekiyor? Yukarıdaki anılardan da anlayacağınız üzere babaannem benim için çok kıymetli sanırım ben de onun için kıymetliydim. Ama netice itibariyle biz sıradan iki insanız. Eksiklerimiz, hatalarımız, günahlarımız hatta şaşkınlıklarımız, saflıklarımız var. Babaannem de buna istinaden olsa gerek şakalaşmalarımızda kendisine yel değirmenleriyle savaşan edebiyat dünyasının ünlü roman karhamı “Don Kişot” bana da onun yaveri olan “Sanco Panzo”  diye takılırdı. Bu hâlimizle de tasavvuf kültürüne ilgi duymak için üstün meziyetlere sahip olmak gerekmediğine iyi birer örnek olduğumuzu düşünüyorum. Ancak hakikat şu ki Allah’a güçlük yok. Allah isterse dilediğini dilediği yola üstelik bütün eksikliklerine rağmen sevk ediyor. Lütfettiği gayret ve muhabbet hissi ise bu yola çekilişe vesile ancak bazı hakikatler de birer işaret. Mesela; Allah muhabbeti ve korkusu gönle düşmemişse, sevmek, saymak, samimi bir muhabbet bize yabancıysa, düşünmek, meselelerimize üst bir noktadan bakmak için çabalamak gibi bir endişeyi hiç yaşamıyorsak,    kötü özelliklerimizi teşhis edip düzeltebilmenin gayretine girişmek gibi bir anlayışı hiç tanımıyorsak, güzel huylarımızla güzellik saçma çabasını zevk edinmiyorsak… burada bu kültürün bize söyleyecek sözü olmadığına dair bir işaret bulunduğunu evet artık kabul etmemiz gerekir. Ancak bunun böyle olması hep böyle gideceği anlamına gelmez.  Kimin ne zaman, ne istikamet kazanacağını ancak Allah bilir. Yeter ki Allah lütfetsin de hakikate muhabbette istekli olunsun. Yeter ki suni efeliği kendimize yakıştırmayalım, “Davamız davasızlıktır” diyip de “gelin sorgusuz sualsiz bana tabii olun” diyenlere (hadi itibar etmeyelim demeyeceğim ama) en azından bilinçle ve soru işaretleriyle yaklaşalım, hakikate muhabbet ile meselenin özüne odaklanalım. İşte o zaman inanıyorum ki gönül bize ne yapıp yapmayacağımızı söyleyecek kıvama gelecek “fetvayı kalbinden al” ifadesindeki mânâ da yerini bulacaktır.

Tasavvuf kültürünün davasını hayata taşırken sanatın bir metot olarak kullanılması hakkında ne söylenebilir? Bu doğru bir tavır mı değil mi?  Hangi sanat dalı söz konusu olursa olsun ortada bir sanat varsa bu hem sanatsever hem sanatçı açısından duygunun, tasarımın, güzelliğin dışavurumuna ve paylaşımına vesile. Üstelik sanat, kimsenin tekelinde olmadığı gibi sanatçının da tekelinde değil. Zîra bir sanatçı veya herhangi bir otorite, “Sen benim sanatımla ilgilenebilirsin” ya da “Şu sanatla ilgilenebilirsin berikiyle ilgilenemezsin” diyemez. Bir zihniyet illâ kendini şu sanatla ifade edebilir diğerleriyle edemez anlayışı da doğru değildir. Sanat, duyguları harekete geçirdiği gibi derinleşmeye, kendini tanıyıp anlamaya, kavramaya, empati kurmaya, örnek alma üzerinden şekillenmeye fırsat sağlar.  Neticede farkında olalım veya olmayalım duygularımız şahlanır, bu şahlanış düşüncelerimizi tetikler ve bizi adeta yükseltir. Artık öyle bir noktaya da gelinir ki sanatta derinleşme süreci başladığı gibi sanatın mânâsının, muhataplarını beslediğini görürsünüz ve o güne kadar edindiğiniz tecrübe, bilgi, görgü, edep ile eserler ortaya koyabileceğiniz gibi eserden yansıyan mânâya da bağrınızı açarsınız veya istemezseniz de bu bağrı kapatırsınız.  Tasavvuf kültürünü yaşama ve insan olma sanatı olarak nitelediğinizde de karşınıza önemli bir hakikat çıkar. Zîra burada da bütün yaratılmışlık, Cenâb-ı Hakk’ın eseri olarak kabul edilir ve kendinizi bu hakikatin bir parçası olarak değerlendirirsiniz. Yapıp edebilirlikleriniz ise Cenâb-ı Hakk’ın sizden açığa çıkarmayı diledikleridir. Böylece ruha bineklik eden bedeninizden eserler taştığı gibi eser oluşunuzu en doğru şekilde yansıtmaya uğraşırsınız, muhataplıklarınızı da bu bilinçle gerçekleştirme gayretine soyunursunuz.  Bu arada, nasıl ki bir ebeveynin günün şartlarını ve adeta yoğurmakta olan çocuğun vasıflarını doğru okumak sorumluluğuysa, tasavvuf kültürüne yeni meyleden bir kimseye el uzatanın da sorumlulukları vardır.  Bu yolda da içinde bulunulan şartlar, metotları başka bir değişle de taktikleri hatta tâbiri câizse formatları şekillendirir. “Biz atadan böyle gördük” anlayışını dışlamak da bu anlayışa takılı kalmak da verim alışı dibe çeker. Bununla birlikte yeteri kadar özgün olmayan metotlarla muhatabınıza yaklaşsanız bile şayet samimiyetiniz varsa özgün olmayan yapının mevcut duruma uyarlanmayı beklediğini fark edersiniz ve uyarlandıkça özgünleştiğine de şahit olursunuz.  Evet sanatsal bir eğitim tasavvuf kültürüyle tanışmak, kültürün mâhiyetiyle buluşmak hatta hayat içinde nasıl fonksiyon kazanabileceğini idrak edebilmek açısından ben ve benim gibilerin yapısına uygun bir metottur ancak milletimizin de TV düşkünlüğü dikkate alındığında üst veya alt ama netice itibariyle sanat skalasında bir noktaya değmek için can attığı da aşikârdır.  O hâlde aktarılmak, kavratılmak istenenin izahında, bilincin daha üst noktalara çekilişinde sanat herkes için önemli bir metot olarak karşımıza çıkar. Bununla birlikte sanat skalası üzerinde nereye temas ederseniz edin neticede elbette ki sanat, konumuz olan tasavvuf kültürü üzerinden söyleyelim bilmek ve gelişmek yolunda yegâne metot olarak da kabul edilemez. Yukarıda da ifadeye çalışıldığı üzere metotları, şartlar ve kişisel özellikler belirler. Üstelik tasavvuf insan olma sanatını anlatmakla yaşamın her alanıyla ve anıyla ilgidir hâl bu olmasına rağmen aynı metot üzerinden yürünse dahi denilir ki Hakk’a giden yol mahlûkların nefesi kadardır. Farklılıklar ise birbirini tamamladığı gibi tetikler, açar, derinliklerin zuhuruna vesile olur. Bütün bunların olabilmesi için ise suni efe misali salınmak değil meselenin adını öncelikle doğru koyup mâhiyete odaklanmayı hedeflemek gerekir.  Bilhassa tasavvuf kültürü için söylüyorum ki metotların adı ne olursa olsun mâhiyete odaklanmak dışlandığı takdirde istikamet hep nefsânîyetin zirvesidir.

Yukarıdaki 2. Anıda “Merakını merak etmek” ifadesi geçiyor. Merakını merak etmenin söz konusu olabilmesi için buna şahit olunabilecek ortamların bulunması gerekmez mi? Bu ortamların bulunması ise popüler yapıyı doğurmaz mı? O hâlde popülerliğin -reklamın- merak uyandırmakta önemli bir rolü vardır diyebilir miyiz? Bu sorulara tasavvufî bir bakış açısıyla yaklaştığınızda durum biraz hassasiyet taşır. Dilerseniz bunu bir örnek üzerinden anlatalım. Bundan yıllar önce tesadüfen bir toplantıya yolum düşmüştü. Orda bir grup insan, önemli bir İslam düşünürünü, -Hakk âşığını- şarkıcı hatta çılgın diyebileceğimiz Madonna ile tanıtmak için anlaşma yapmaya uğraşıyordu… Her türlü müziği şayet hoşuma giderse baş tacı eder zevkle dinlerim. Müzik başta olmak üzere sanatın her dalını yukarıda da izaha çalıştığım üzere gelişime vesile sayarım, tasavvuf zevkinin sanat eserleri içinden ışıldamasını da hem birey hem toplum açısından önemli ve gerekli de bulurum. Ancak Madonna’yı önemsediğim veya estafurullah küçümsediğim için değil, İslâmiyeti ve Hak âşığının şahsıyla birlikte ermişliği, dervişliği, mürşitliği önemsediğim için o toplantıda bu meseleye şiddetle karşı çıkmıştım.  Üstelik oradakilere göre Madonna’nın Müslüman olması bile gerekmiyordu. Onun, tanıtılmak istenen ermişle adı yan yana geçecekti o kadar. Bu merak uyandırır mıydı? Uyandırırdı. Tanınma, popülerlik getirir miydi? Getirirdi. Ermişin zamanında tanınmak gibi bir derdi olmuş muydu? Hiç yoktu. Hayatından ve eserlerinden anlıyoruz ki o kendini insan yetiştirmeye adamış bir zattı. Madonna veya başka bir popüler kültür insanı, ermişten açığa çıkmakta olan mâhiyeti yansıtabilir miydi ya da mâhiyete dikkat çekip kendisiyle ilgilenen kişiyi o mâhiyete yönlendirebilir miydi? Bu noktada el insaf! derim. Bunun olabilirlik ihtimali yüzde kaç? Ben âcizane başta Müslümanlık şartı ararım. Hadi bunu göz ardı ettik diyelim bu yolda tanıtanların benlik gütmemesi, kendisini meselenin içinden çekmesi ya da sanatının içinden tasavvufî lezzetler sunabilmesi, sadece istikameti gösterip muhatabını mâhiyete odaklayabilmesi son derece güç bir mesele... Bu olamadığında ise tanıtımı yapan kişi ile mâhiyet özdeşleşebiliyor.  Mesela kişi kumarbazsa ona bakan mâhiyeti de bu çerçevede değerlendirebiliyor, yalancıysa ona bakan yalanı da hoş görmeye başlıyor veya kişi Hıristiyan ise tasavvufu da bu çerçeveye sokabiliyor, bundan da ötesi şahıs belki masumane hisler taşıyor ama neticede “tasavvuf dinler üstüdür” aldatmacasına yenilip işin boyutunu farklılaştırabiliyor. Buna mukabil siz reklam unsuru olarak ortaya koyduğunuzun şöhretinden istifade etmenin derdindesiniz. Ermiş –derviş- dediğiniz ise kimin umurunda! Bu hangi vicdana sığar acaba? Benimkine pek sığmadı da… Allah’tan ki bizim Madonna akıllı çıktı bu işe yanaşmadı... Ben de oradan uzaklaşıp gitmiştim ancak netice itibariyle geçici de olsa orada bulunmamın bir sebebi vardı.  Tasavvuf kültürüne ilgi duyan bir grup insanın meraklarını merak ettiğim için oradaydım dolayısıyla  cezbeden –avlayan-  mâhiyetti. Okudukça, araştırdıkça zaten siz de görüyordunuz ki mâhiyet insanı insan kılmak, insanı Allah’a yaklaştırmak, kimliğini keşfettirmek demekti. Bu, adeta Yaratan ve yaratılan arasındaki yani daha da özelde söylersek Allah ile benim aramdaki muhabbetin üzerindeki perdenin aralanışını anlatıyordu. Cazip olan da zaten buydu… İslamiyet bugün karalanmak istense de mâhiyetiyle asla leke tutmaz ancak doğru tanıtımı, anlatımı noktasında sanrım biraz durup düşünmek lazım. Neticede yağ ile balı doğru anlatabilmek için uğraşmıyorsunuz ki!... Merakı merak etmek ya da ettirecek ortamların olması evet tasavvuf kültürüne de yönelişte tetikleyici bir unsur ancak unutmayalım meşhur İngiliz atasözüdür “Merak kediyi öldürür.” Peki ne yapmak gerek? Meselenin özüne odaklanmak ve odaklamak, şahıslardan, nefsânî kaygılardan geçip de mâhiyet üzerinde yoğunlaşmak gerek. Yoksa Madonna ve benzerlerinin peşinde daha çok koşulur ve sözüm ona tasavvuf sevdalıları denen gruplar daha çok gelirler ve geçer giderler. Davasızlığa teşvik bu yolda kişinin düşünme tembelliğine itilmesine, davanın adının yanlış konulması ise kişinin insanlığından uzaklaşmasına sebeptir.

Sembollerin tasavvuf kültüründeki yeri ne? Yukarıdaki “2. Anı”ya bakılırsa sadece teşvik ya da tebrik vesilesi değil maddeden mânâya geçişte aracılık ettiği de söylenebilir mi? İnançtan bahsediyorsak onun doğal olarak kendine has bir dili oluyor. İşin içine mecazlar girebiliyor, görüntüler, şekiller, harfler, sesler, renkler derin anlamlar yüklenebiliyor ve bu anlamlar keşfedildikçe hakikati idrake yol alınabiliyor.  Yukarıdaki anıda geçen Rifâî tac-ı şerif motifli yüzük de keza böyle. Netice olarak o da bir sembol ve mânâsının keşfedilmesini  bekliyor. İdrakimiz ölçüsünde bizler de mânâsı ne ola ki diye düşünecek olursak; öncelikle önemli bir araştırmada da geçtiği üzere “Semboller, menzili gösteren yön levhaları gibidir” gerçeğini kabul etmemiz gerekir.  Semboller, maddeden mânâya, zâhirden bâtına, somutan soyuta, kutsal olmayandan kutsala geçmek gerektiğine işaret taşırlar. Teorik ve pratik bilgi arasında bağ kurulması gerektiğine de aynı zamanda bir vurgudurlar. Duygu, düşünce, davranış dünyasını temsil ederler ve dolayısıyla da âit oluşu bildirirler.  Meselenin mâhiyetine odaklanmak gibi bir derdiniz yoksa sembollerin işaret ettiği gerçekler fark edilemeyeceği gibi sembolleri elde etmek son menzil olarak da değerlendirilebilinir. İşte o zaman başlarsınız -yukarıdaki anıdan yola çıkarak söyleyelim- “Benim yüzük pırlantalı senin ki sarmaşık dalından” demeye. Dikkat ederseniz yukarıdaki anıda bunu önlemek için “Bakır” diyip de mevzuu kestirip atmak da var. Öte yandan muhtelif sembollerle gösteriş hazzı tetiklense hatta bunlar estetik etki yaratıp ötesine yol aldırmasa bile netice olarak pek çoğu somut obje oluşlarıyla dahi bir imtihan vesilesi olarak kabul edilebilirler. Ancak sembollere yönelik imtihan bununla bitmiyor ki… Sembolle buluşana kadar geçirdiğiniz dönem bir imtihan, semboldeki anlamı idrak nispetinde çözme yoluna girdiğinizde edindiğimiz bilinçle yaşadıklarınız başka bir imtihan. Sembolün siz isteseniz de istemeseniz de saklasanız da saklamasanız da fark edilmesiyle sizi olduğunuz gibi görünmeye bir de teşviki söz konusu.  Bu hâliyle de kendinizi saklamanıza dolayısıyla da riya batağına düşmenize engel. Şayet, orada başka burada başka görünmek gibi bir derdiniz var ise takdir edersiniz ki suni bir efelik kapıda. Bu ruh hâlini taşıyan için de semboller önemli ve ciddi bir imtihan...  Dönüyor dolaşıyor mesele aynı noktada düğümlenip kalıyor… İmtihanlardan da daima başarıyla çıkılacak diye bir şey yok. Bu dava neyin davası, mesele nedir ne değildir bunu bilmeden değil bir sembolle kırk bin sembolle yolunuz kesişse ne çare!

Kuyumcu İrfan’ın irfânına şaşıralım mı yoksa zaten olması gereken bir durum olarak mı değerlendirelim? Bizim topraklarımız Yunus’u Mevlana’yı ve nicelerini ağırlamış. Onların anlattıklarıyla İslâmiyet zevki, İslâmiyet’i hayata taşıma gayreti nesilden nesle akıp gelmiş. Biz buna itibar ederiz veya etmeyiz ama biliriz ki “Kibara değ de geç” derler. Değince sadece o kibar-ı evliyanın isimleri değil, onlardan yansıyan öğreti zerreleri de üzerimizde takılı kalır. Elbette onları almak veya itmek insanın kendi tercihiymiş gibi gözükse de özde bir nasip işidir. İrfan, örnek üzerinden söylersek, bakır diyip de altını bakır fiyatına satın alayım mı yoksa doğru yoldan şaşmayayım mı ikileminden alının aklıyla çıkanın vasfıdır. Anıda geçen konuşmaya bakarsak İrfan Bey de böyle ikilemi yaşamış bile olabilir. Neticede ilim, bilgiyi verir, irfan ise o bilgiyi anlamak, içselleştirmekle zuhura gelir. Ancak bu da yetmez bilgiyi anlamak, içselleştirmek zekâyı ve sezgileri tetikler, besler. Ulaşılan seviye hâle tavra yansıdıkça irfan doğar ve yükselir. Böylece kişiye mânen uyanıklık ve zindelik gelir, meseleleri okuyuşu dahi değişir.

Bir derviş illâ irfan sahibi mi olmalı? Kabaca ve kısaca söylersek tasavvuf kültürünün talebesine derviş denilir. Bilhassa geçmiş zamanlarda tasavvuf kültürü, tarikatlar ile kurumsallaşmış ve bu kurumlar öğrenciler -dervişler- yetiştirmişler.  Ancak 1925’te bildiğiniz üzere tarikatlar kapatılmış fakat öğretisi olan tasavvuf kültürü mâhiyeti itibariyle örtülemeyeceği için günümüze ulaşmış. Hazreti Adem’den bu yana kimler geldi kimler geçti diye de düşünecek olursak,  hepimizin birbirimizden farklı bir kaderi, farklı bir hayat çizgisi olduğu da aşikâr. Zîra takdir edersiniz ki kimsenin hayatı birebir bir başkasınınkine benzemiyor.  Tasavvuf kültürü ise bu sonsuz zenginlik içersinden kendisiyle tanış olmaya talip olanın imânını, edindiği bilgiyi, duyguyu, görgüyü, sezgiyi kendi hayatına taşımasını, uyarlamasını bekliyor.  Öğrenciliğinin ilk yıllarında olanlarla, öğrenciliğe yıllarını vermiş olanlar arasında bu noktadan bakıldığında da  farklar bulunması gayet doğal. Zîra “3. Anıda” geçmekte olan “abdesthane temizlemek” meselesi de esasen bu konuda önemli bir gösterge.  Yaşanılan zor şartları gerektiği gibi değerlendiren veya değerlendiremeyen içinde bulunduğu hakikati idrak seviyesini, ister istemez gözler önüne serer. O hâlde “Derviş illâ irfan sahibi olmalı mı?” sorusuna net bir cevap vermek gerekirse; kendindeki potansiyeli en doğru şeklide ortaya koyabildiği ölçüde irfan da doğal olarak ondan zahir olur denebilir. Ancak burada da dikkat etmemiz gereken nokta hayatta yerini bulmayan her bilgi, kişiyi hamallığına sürükler ifadesindeki gerçekliktir. Üstelik mühendislik bilgisi yerini bulmadığı takdirde nasıl ki taşlar döşenip de yollar oluşmuyorsa,  mânevî anlamda da bilgiler yerli yerine oturmazsa oluşmayan yollardan yürünerek hakikati idrak noktalarına tırmanılamaz. Oysa dervişliğin bilincinde olan veya olmayan herkes kendini gerçekleştirmek, hakikatine yönelmek üzere bu âlemde vardır. Gayretsizlik söz konusu ise sadece bilgi sahibi olmanın dervişi kurtaracağını düşünmek de abes olur. Derviş, derviş olmayan için örnektir ancak gayretsizlik noktasında direnen dervişin,  derviş olmayandan farklı olarak örnek teşkil edip de insanı batağa çeken üstelik eksisi bile bulunabilir. O hâlde meselenin özüne odaklanmayan, davasının adını yanlış koyan, gayretsizlik batağından kurtulmak için çabalamayan ola ki derviş diye nitelense bile ne çare! Ortaya çıkan tablo göz yaşartacak kadar hazindir.

Rüyalar tasavvuf kültüründe neden önemli? Bu konu hakkında ne söylenebilir?
Zaman zaman benim de gördüğüm rüyalar  belki tıpkı sizin gibi yaşamda yerini bulabiliyor. Ama bir de işin bir başka boyutu var ki öncelikle örnek bir hadise üzerinden onu anlatmaya çalışayım. Adama soruyorsunuz, kardeş memleket neresi? Adam cevap veriyor. Üstelik yazılı ve resmi cevapla genel bir alana bildiriyor.  “New York.” E bu Amerikalı değil ki yedi ceddiyle Türk. Üstelik Amerika’da yaşamıyor sadece vaktiyle bulunmuş. Nereden çıkmış bu New York! Adam ısrarcı, ülkenin hassasiyetlerini de umursamayıp “Memleketim New York” diyip duruyor. Neticede yapacak bir şey yok…  Kaç nesil Almanya’da yaşamış, orada doğmuş büyümüş, Türkiye’ye dönmek istemiş, uyum sağlayamayıp tekrar Almanya’ya gitmiş, oraya yerleşmiş hatta çoluğa çocuğa karışmış olana aynı soruyu sorduğunuzda  “Sivaslıyız” diyor. “Yozgatlıyız, Vanlıyız, Muşluyuz, İstanbulluyuz, Ankaralıyız…” Memleket Berlin ya da Münih diyen belki vardır ama ben hiç rastlamadım… Bu hadiseye istinaden söylüyorum ki memleketini inkâr edenin beni anlamasını beklemiyorum.  Bu bir ticari kaygı neticesiyse veya bir sosyetiklik ifadesiyse benim aklım böyle şeylere zaten ermiyor. Şayet kültürel bir darbe falan olduysa da çok şükür benim dünyama bu darbe uğramadı, uğramasına da Allah’ın izniyle fırsat vermem inşallah. Fakat şu bir gerçek ki “New Yorkluyum” zihniyeti insanı yaralıyor ve şuur altını tetikleyebiliyor ve başlıyorsunuz siz bir takım rüyalar görmeye.  Çok şükür ki her rüya tatsız bir hadiseyi işaret edecek diye bir şey yok. Her rüya çıkacak diye de bir şey yok… Esasen rüya,  Kur-an’ı Kerim’de fazla yer almasa bile başta Yusuf suresi olmak üzere Saffat, Fetih, İsra, Enfal ve Zümer surelerinde geçmekte. Pek çok ilim ve bilim adamına göre de rüyalar sınıflara ayrılıyor. Kimisi çıkıyor yukarıdaki New York meselesinde işaret edildiği gibi “bu şuuraltının işidir” diyor. Uyarını alıp beynin bunu yorumlaması olarak da değerlendirilebiliyor. Kimisi de çıkıyor “bu, zamandan mekândan azat ruhun yükselmesidir” diyor. Hatta “yükselen ruhun bilgilenmesi, ulaştığı mânâ seviyelerinden kendisine gösterilenleri dünya âlemine aktarması söz konusudur” diyenler de var. Bu zihniyetten yola çıkarsak; ruh, dünya âleminde meskeni olan bedenin beyni aracılığıyla gördüklerini madde lisanına çeviriyor, hayali suretlerle, sembollerle misâl âleminden yaşam alanına indirgiyor sonucuna da rahatlıkla ulaşılabilinir. Bununla birlikte rüyaların tasavvuf kültüründeki önemi; ruhun yükselişine işaret olarak kabul edilmesinden kaynaklanır… Peki bu ne demektir biraz açarsak: Allah, yarattıklarına şah damarından da yakındır. (Kaf suresi 16. Ayet) Dolayısıyla herkesin Cenâb-ı Hakk’la bağı, mülk âleminde de olunsa vardır. Bu bağ üzerinde ileri geri gidişler, gelişler herkes için yaşanabilir. Ruhun sıçraması ise nefsânî kaygılardan sıyrılmışlığın neticesi hafiflemesinden olabileceği gibi,  nefisin sığlıkları, sertlikleri de çok üst boyutlara vardıramasa bile ruhu yukarı fırlatabilir. Ancak birinde rahmânî diğerinde şeytânî yükselişler söz konusudur. Bulunulan seviye üzerinden bildirilenler ise (bizler hatırlarız veya hatırlamayız ama) âleme, rüyalar vesilesiyle düşer. Fakat bir noktadan sonra işin boyutu değişecektir. Zîra yükselişte öyle bir noktaya yöneliş söz konusu olabilir ki o noktanın yakınından dahi geçmek (Allah’a güçlük yoktur ama) herkesin harcı değildir. Bu, kesrette (çokluk diyârında) beden kafesinde bulunan ruhun, yükselerek vahdete ( Cenâb-ı Hakk’ın birliğine) tırmanışındaki davet gördüğü üst bir anlayış boyutunu anlatır. Burada artık nefsânî kaygılar yüktür, ruhu aşağı çeker dolayısıyla en ince ayrıntısına kadar sökülüp atılmıştır. Allah’ın izniyle ve lütfetmesiyle ulaşılan saflık boyutundan kuşbakışı adeta mekânlara, hadiselere, şahıslara bakmak hatta meselelerin içinde yer almak, temas mümkündür. Allah şüphesiz her şeyin yaratıcısı olduğu gibi zamanın da yaratıcısıdır dolayısıyla ulaşılan seviyeden adeta kuş bakışı bakabilirlik zaman algısını da ortadan kaldırır ve bu yapı zaman ve mekân algısına takılmadan hareket edebilirliği ortaya getirir.  Bu ise bizlere tayy-i mekân dediğimiz mekân değiştirme hadisesini işaret eder.  İmân edilen bu hakikat bugün için aklî olarak da ne kadar çözümlenebilmiştir bu belki tartışmalı ancak miraç hadisesinde, başta peygamberimizin, ardından peygamberlerin ve kemal mertebesi yüksek olanların mesela Hızır (as.) mın yaşadıklarının izahında bu bilgi fazlasıyla önem arz etmektedir… Bununla birlikte cin fikirlilerin çokluğu dikkate alınırsa bu alan da son derece istismara açıktır...  Kendilerine iktidar alanı yaratmak isteyenler böylesine yüce bir seviyeden de dem vurup göz boyamayı tercih edebilirler. Bu hâlin neticesinde uydurma ya da nefsin sığlıklarına hizmet eden rüyalarla önlerinde diz çökmüş olanlara, olmayacak işler dahi yaptıranlar çıkabilir.  Oysa rüyalardan insanlığımızı yeşertmek adına istifade edilebilecekken bunlar birilerinin iktidar alanı kurmasına vesile oluyorsa orada bir durup düşünmemiz icap eder.  Düşüncelerimizin bizi doğru istikamette yürütebilmesi ise, şahıs engeline ve baskısına takılmadan meselenin mâhiyetine odaklanabildiğimiz ölçüde mümkündür.

Yukarıda da gördüğünüz üzere babaannemle aramda geçen üç anıdan yola çıktık ve minik bir seyran gerçekleştirmeye çalıştık. Eminim hiçbirimiz, “dava adamı olmak” kirli ağızlar da kirlenip yozlaştı diye meselelerimize ilgisiz, duyarsız olmayı tercih etmeyiz. Yine eminim ülke bazındaki tecrübelerimize istinaden hepimiz tasavvufî meselelerin de ne kadar mühim olduğunun farkındayız. Üstelik bu yoldaki bilgisizlik, ilgisizlik mâhiyeti idrakten uzaklaşmak sadece, insanlığın ne demek olduğunu sorgulamaktan yoksun suni efelerin cirit atmasına sebep olmuyor, bu öyle bir açılım yapıyor ki artık bilgisizliğin, ilgisizliğin bireysel yıkımlardan öte toplumsal yıkımların yaşanmasında hatta memleketin yaralanmasında önemli bir rol oynadığının herkes farkında. Elbette ki yine eminim duyarlıyız ama duyarlılığımızı biraz daha hassas kılmak gerekmez mi?

İLETİŞİM BİLGİLERİ:     Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi    -     Türk Kültür ve Sanat Derneği -/ ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....
Sayfa Başı