GÜLMİSAL GÜRSOY
ALGI YÖNETİMİNİN ŞAHISLAR ÜZERİNDE TATBİKİ ve BEDELİ
BİR KÜLTÜRÜN IŞIĞINDA; ALGI YÖNETİMİNİN ŞAHISLAR ÜZERİNDE TATBİKİ ve BEDELİ
BEDRİYE ÇIKARTMASI

Sizlerin de bildiği üzere son zamanlarda toplum mühendisliği ve algı yönetimi gibi mevzular karşımıza sıklıkla çıkabiliyor ve artık görebiliyoruz ki sadece devletler, milletler de değil birey, aile ve dramları da algı yönetimiyle ve istismarıyla muhatap. Üstelik bizler nefsimize yenik veya galip olabilme durumumuza göre bizatihi bu yapı içinde aktif olanız.  Hâl bu olunca ister istemez birbiri ardına dizilen sorularımız zihnimizi işgal edebiliyor. Algı yönetimi, toplum mühendisliği ne demektir bilhassa yozlaşmış hâli üzerinde duracak olursak neler söylenebilir, bu yapı hayata nasıl yerleşebiliyor, birey ve aile bundan nasıl etkilenebiliyor?  Bu konu özelindeki yozlaşmışlık nasıl bertaraf edilebilir de mesele hayra vesile kılınabilir veya bu soruyu mânâ itibariyle tersten de okuyacak olursak hayra kullanılabilecek bir değer nasıl oluyor da şerre âlet olabiliyor...?  Dilerseniz bu sayımızdaki köşemizde algı oyunları ve toplum mühendisliği konularını işlemeye çalışalım,  sorularımıza da cevaplar arayabilmek için öncelikle aşağıda yer alan uydurma ama uydurma olduğu kadar da hayata dair olan hikâyemizden hareket edelim, ardından konuya ilişkin olarak gücümüz nispetinde gerçekleştirmeye çalışacağımız tasavvufî incelememizi başlatalım.


Hikâyemiz şöyle: Gün geceye dönmek üzereydi. Yağmur da bütün gün yaymış, göz açmaya aman vermemişti. Etraf çamur içersindeydi, rüzgâr zayıf dalları kırarken caddelerde ise her yağmur yağdığında olduğu gibi bir trafik keşmekeşi… Otuz - otuz beş yaşlarında bir hanım, bütün bunlara aldırmadan bir kabristanın kapısına varmış, çamur deryalarını aşarak mezarlardan birinin başına ulaşmış için için söyleniyordu:  “Seni yaratan Allah beni yaratmadı mı? Seni isim, sıfat zerreleriyle donatan Allah beni donatmadı mı? Ey bu kabirde yatan, Allah’a senin kabrin başında bir kes daha yakarıyorum. Yarabbi ben de senin kulunum. Sen Yaradansın. Kulumun hakkıdır diyip hak bahşedensin. Burada yatanla derdim var. Burada yatanda hakkım var. Bana bahşettiğin hakkının hesabını sor. Sadece ondan değil, soyundan sopundan, ahrete göç etmiş olanlarının cümlesinden bu hak layığınca ve adaletince bana teslim edilinceye kadar hakkının hesabını sor. Ben bahşettiklerini koruyamayan aciz bir kulunum ama Sen Allah’sın. Senin gücün her şeye yeter. Bahşettiğin hakkınla buluşturacak o hakkı layığınca koruyup kollatacak olan da ancak Sensin. ” Bu hanımın gözlerinde ne bir damla yaş vardı ne de öfkesini gizlemek isteyen sahte bir ışıltı. Âni bir hareketle arkasını döndüğünde ise kabristan görevlisi Safiye Teyzenin bir köşede elinde iğreti bir şemsiyle kendisini seyretmekte olduğunu fark etti. Tam merhabalaşacak o çok alışkın olduğu tereddüdü Safiye Teyze’nin de yüzünde gördü, önemsememeye gayret ederek yanından geçip gidiyordu ki cebindeki yirmi lirayı Safiye Teyze’nin eline tutuşturuverdi birkaç adım attığındaysa Teyze’den yükselen bir ses: “Demet hanım kızım. Elindeki kırık şemsiyeyi bırak da ıslanacaksın gel bunun altına gir.”

 

Demet aldırmadan yürüyüşüne devam ediyor ve pek çok düşündürücü, karmaşık hatta tatsız sayılabilecek anıları sanki elleriyle yırtarak ilerliyordu ancak daha fazla mukavemet gösteremedi anılardan birinin içine dalarak kendini bir iftar davetinin orta yerinde buldu. Bu daveti “Mümtazlar” ailesi restorasyonuna bir servet ödedikleri köşklerinde vermekteydi.

Köşkte ailenin büyüğü Necmettin Bey, eşi ve çocukları hatta torunları yaşıyordu. Demet,  Necmettin Bey’e uzaktan akrabaydı, Mümtazlar soyadını taşırdı ama akrabalıktan öte, babasının vefatından sonra babadan intikalle hem köşkte hem de işte Necmettin Bey ile hisseler üzerinden ortaktı.  Aile genel itibariyle turizm işiyle ilgilenirdi ve turizm de altın çağını yaşıyordu.  Demet de Necmettin Bey de hem Anadolu da hem İstanbul da önemli de bir mal varlığına sahipti. İftarın düzenlendiği o gece de Demet köşkte davetlilerin arasına karışmış bir anlamda ev sahipliğini üstlenmiş misafirlerle ilgilenmekteydi. Bu sırada tanıdık bir ses onun ve onunla birlikte pek çok kişinin ilgisini çekti. Sesin sahibi Bedriye Hanımdı. Bedriye Hanım’ı ise herkes tanırdı. Zîra oldukça medyatik bir tipti. Sosyal sorumluluk projelerini üstlenir, rahatlıkla devlet desteği alır, eşini dostunu harekete geçirip hayır işlemelerine vesile olur, televizyonda radyoda kanal kanal gezip hayırlı işler yapmak konusunda şevk uyandırır bununla birlikte de bir takım hayır zincirlerini başlatır, başarıyla sonuca erdirmesiyle de tanınırdı.   Fakat bütün bunlara rağmen, gösterişli bir hayatın mensubu olarak kendini lanse etmesi bilhassa fakir fukaraya hizmet vermesine rağmen etkinliklerinde ihtişamın ön plana çıkması dikkat çekiyor ve yadırganıyordu.  Yurt dışı bağlantıları da son derece kuvvetliydi, devlette makam sahibi dostları ise sayısızdı ve gözler o gece doğal olarak onun ve onunla birlikte o masada oturanların üzerinde oldu. Bedriye Hanım ise kırk yaşını aşmış oğluna hitapla şöyle söylemekteydi:  “Evladım kes artık.  Bu doğru değil çünkü o yalanı biz uydurduk. El âlem de fırsat bu fırsat deyip üzerine basıp da yükselebileceğini sandı.” Anlaşılan bu bir yalan itirafıydı ve etkisi de Bedriye Hanım’ın gücüyle doğru orantılı olup son derece kuvvetli olmalıydı. Bedriye Hanım dünyayı umursamaz bir hâlde oğluna hitapla konuşmasını sürdürdü. “Kıymetimi bil evladım. Sana bu itirafı  dahi yapmak zorunda değilim. Dostunu düşmanını tanı, aklını başına al. Onlar sana dost değil, bu günkü kurban Demet ise yarınki kurban sen olma diye söylüyorum.”…

 

Bu arada vakit saat geldi dualarla oruçlar açıldı, ilahiler söylendi, Kur-ân’ı Kerim okundu. Hemen akabinde ufak da olsa bir ramazan eğlencesi yapıldı ve pek çok kişi için güzel bir gece geçti. Bu yalan itirafını pek çok kişi duysa da anlamaya hiç niyetli de değildi. Kimse Bedriye Hanım’la ters düşmeyi de istemezdi üstüne üstlük  o gece yalanla, dolanla, fitne, fesatla ne iyi işler yapmışsınız, aferin dercesine Necmettin Bey ve bir yetişkin olan kızı  Bedriye Hanımın masasına giderek orada uzun uzun zaman geçirip fotoğraf da çektirmişti.  Akabinde ise bir haber patladı. “Bedriye Cantekin restorasyonuna hatırı sayılır bir servet ödediği köşkünde zengin menülü bir iftar düzenleyip konuklarını ağırladı.” İspat isteyene de o gece o köşkte o masada çekilmiş olan o fotoğraf…

 

Şüphesiz bu durum önemsenmeyebilinirdi hem Demet hakkındaki yalan hem köşkün sahibi görünüş biraz araştırma ile de elbet kolayca çürütülürdü ve bu hiçbir hakikati de zedeleyemezdi ama Bedriye Hanım’ın hanesine artı Mümtazlar ailesi hanesine eksi olarak yansıyacak imajı oluşturma yolunda önemli bir adımdı...

Demet o anıdan sıyrıldı bir başkasının içine daldı.  Bu sefer de Bedriye Hanım, annesinin vefatından dolayı keder içindeydi ve acılı günlerinde kendilerini yalnız bırakmayan belediye başkanına, pek çok milletvekilline hatta bakanlardan en azından beşine belki onuna hatta Cumhurbaşkanına alakalarından dolayı teşekkür eden bir metin de yayınlatmıştı. Elini vicdanına koyan dost ise telefona sarıldı. “Acınızı biz de hissediyoruz. Biz göremesek de eminiz devlet büyükleriyle de yakınsınız ama Mümtazlar köşkünde kaybettiğiniz yakınınızın duasını yaptınız, ağırlandınız.  Köşk sakinlerinin tanıdığı tanımadığı dostlarınızı bir güzel orada ağırladınız.  Devlet büyükleriyle bir arada adlarını anmasanız bile bu aile hiç mi bir teşekkürü hak etmiyor. Ya bir teşekkür metni daha yayınlayın ya da metine minik bir ilavede bulunun.” Alınan cevap: “İyi de biz kendi kendimize mi teşekkür edeceğiz! Biz Mümtazlar ailesinin bir parçasıyız. O köşk bizim de evimiz…” Teşekkür metni yaklaşık bir hafta on gün yoğun takipçisi olan bir iki internet sitesi başta olmak üzere pek çok yerde yayınlandı, yeni metin ise olmadığı gibi bari ilave yapın ricasının akabinde, olan metin de yayından kaldırıldı.  

Bu da biraz dikkatli bakıldığında görülebileceği üzere bir imaj çalışmasıydı. Elbette teşekkür edilmeyecekti ki köşk benim imajı otursun. Elbette teşekkür edilmeyecekti ki Mümtazlar ailesinin bir parçası olma imajından öte ailenin toplum içindeki konumu üstlenilsin, giyinilsin…

Demet bir başka anıya yol alarak bu sefer de menfaati icabı köşke ait hisselerini Necmettin Bey’e devrettiği günleri hatırladı.  Bu işlemin resmi olarak nihayete erdiği ânı takip eden ilk bayram sabahı Bedriye Hanım ve arkadaşlarından birkaçı köşke erkenden adeta çıkarma yapmıştı.  Dediler ki “Her zaman bekleriz, burası sizin de evininiz dersiniz, biz de geldik.” Köşk ahalisi de zannetti ki Bedriye Hanım ve arkadaşları onlarla bayramlaşmaya geldi. Onlar oturdukça oturdular, ev sahibi edasıyla gelen misafirleri bir güzel karşıladıkça karşıladılar. Necmettin Bey duruma anlam veremiyor sinirleniyor hatta eşine “bunlara sen mi cesaret verdin” diye çıkışıyordu ama kadıncağızın bir şeyden haberi olmadığı gibi Necmettin Bey’den çok daha fazla şaşkındı.  Sinirlenmiş ve bir bombayı andıran Necmettin Beyi ise esasen susturması da  kafaya alması da kolaydı. Zîra Bedriye Hanım da herkes de bilirdi ki bu iki alkış, üç pohpohlamaya bakardı. Ama bu hadisenin akabinde ne oldu? Kendini bilmezin biri çıktı adeta içinde yer aldığı “topluluğun sesiyim” diyerek konuşmaya başladı. “Bizim paramızla varsınız. Bu köşkü biz yaptırdık. Satmak istediniz eş dost aramızda para topladık, biz aldık, size başınızı sokacak bir yer yaptık. Elbette bunun karşılığını vereceksiniz. Burada bizim de hakkımız var.” Bu sözlerde kırıntı kadar gerçek yer almıyordu ki bunlar neye istinaden söylenebilsin ve ne cesaretle söylensin? Ancak hepimiz biliriz ki yalanın en tehlikelisi doğruların içine gizlenmiş olanıdır. Zîra bir para mevzu da esasen ortada vardı ama bunun köşkle bir alakası yoktu. Evet, Mümtazlar ailesinin önayak olmasıyla bir para toplanışı gerçekleşmişti. Bunun için de Necmettin Bey önderliğinde bir vakıf kurulmuş sadece Bedriye Hanım ve onun çevresinden değil, bütün eş dosttan, herkesin tanıdığından ahbabından bu vakfa makbuz karşılığında bağışlar kabul edilmiş,  Bedriye Hanım bağışçı listesini veremediği için de Bedriye Hanım’dan gelen para Bedriye Hanım adına makbuza yansımıştı.  Ancak konunun Mümtazlar ailesini ihya olduğu da nereden çıkıyordu! Aile utanıp dile getirmese de ailenin mal varlığını araştıran buna herhâlde kahkaha ile gülerdi. Üstelik önemli bir bestekârın hayatının önemli bir kısmını geçirdiği mekânlardan biri eski eser niteliğindeydi ve köhneydi yıkılmak, yok olmak üzereydi. Bu yapıyı kurtarabilmek ve burayı bir sanat evi hatta bir müze hâline getirip sağlam bir sanat bilincini destekleyebilmek için seferber olunmuştu. Söz konusu olan para da zaten bunun için toplandı.   O mekânda da ne Necmettin Bey’in ne Demet’in hissesi vardı. Yapılan tamamen bir hayır işiydi hepsi bu.

Demet yine bir başka anıya yöneldi.  Bedriye Hanım, dostlarını karşısına almış “Necmettin Bey’in bilgisi, görgüsü yeterli değil. Bu adam bu vakıfta ne yapacak diyordu?” Anası, babası kıymetli birer sanatkâr olsa dahi bu, Necmettin Bey’in sanattan anladığı anlamına gelmez. O olsa olsa meseleyi kendi hâkimiyet alanına -turizm işletmeciliğine- çekip de kendine adam toplayacak, alkışçı tutacak ve meseleyi özünden kopartacak bundan da sanat zarar görecek. Bizler Necmettin Bey’den çok daha fazla sanatseveriz, mevzunun içindeyiz ve arkadaşlar buna izin veremeyiz. Hazırlanın, bilenin, buyurun hücuma geçin, hakkınızı alın. Unutmayın bu mekân da bizlerin parasıyla ihya oldu…”

 Artık Mümtazlar ailesi ve özellikle de Necmettin Bey kötüdür imajı iyice pekiştiriliyordu. Yapılan her hareket ise bu imaja bulandırılarak algılanıp kabul görecekti ve zaten görmekteydi de.  Üstelik bu öylesine güçlü bir yapıydı ki tapu bilgileri, resmi evraklar şöyle dursun Necmettin Bey’in vakfın kurucusu olduğu, kurucunun yeterliliğini veya yetersizliğini zamanın ve hadiselerin ortaya koyabileceği gibi gerçekleri unutturup silip attırabiliyordu…  Hiç aşk hikâyesiz olur mu? Bu sefer de Demet bir başka anıyla sarmalanmıştı ki  “Demet Mümtazlar, Bedriye Cantekin’in sevgilisini elinden aldı” lafıyla bir sarsıldı. İşin aslı var mıydı yok muydu bu belirsiz olsa dahi Bedriye Cantekin karakteri, aşkta da istenmeyen hatta aldatılan kadın konumunda olmayı kabullenemezdi. Bunun için de mücadele edecekti.  Kendine de uygun bir yol seçti. Başladı yalan, dolan, fitne, fesat, iftira, Allah ne verdiğiyse en ileri boyutuyla havada uçmaya... Konuların mantık silsilesi de taşıması gerekmiyordu. Pislik dağarcığını zorlaması, başrole Demet’tin oturtulması, nefislere bir şekilde bir sebeple keyif verici gelmesi, yeterliydi. Neticede ise Bedriye Hanım’a yaranmak isteyenden tutun, kocası tarafından aldatılıp bütün kadınlara düşman olan dengesizlere hatta ruhi rahatsızlıklarla boğuşan kişilere varıncaya kadar problemlilerin önüne Demet yem diye konulmuştu. Topluluk içinde yürümenin, nefes almanın, bulunmanın zorlaşmasından öte Demet’i gören onun su içmesini bile kendi pislik dağarcığına uygun olarak yorumlamaya başlamıştı.  İşler artık yavaş yavaş Bedriye Hanım’ın dahi kontrolünden çıktı. Bedriye Hanım düşündü ya oğlu Demet’in yerinde olsaydı. Bir şeyler yapmak istedi, kendince çırpındı ama içindeki gelgitlere yenilmek zorunda kaldı çünkü yalan yalanı doğuruyor, fitne fitneyi çekiyordu. Şayet bu yalan fitne fesat yoluna sapmasaydı kendi imajı ne olacaktı? Kendini bu meseleden nasıl sıyırabilirdi ki! Bir kere başlamıştı bu oyun ve nereye varacaktı? Saldırılar ona göre mecburen devam etti ve Demet’e karşı vicdani problem oluşunca ibre bu sefer Necmettin Bey’e de döndü.

Artık Necmettin Bey’in de en yakınında olanlar hatta dostlarımız dediği kişiler dahi, vakıf meselelerinden tutun en akla hayale gelmeyecek konularda Bedriye Hanım’ın çizdiği imajlara yenilip saçmalıyor ve saçmalaması konusunda da teşvik görüyordu. Demet ne yapalım acaba diye çok düşündü önce bir Necmettin Bey’le konuşmayı denedi ancak baktı Necmettin Bey muhtelif ortamlarda Bedriye Hanım’a basit goller atmış olmanın hazzıyla avunuyor ve ayağının altından kayan zemini fark etmiyor “iş başa düştü” dedi ve birbirinden habersiz iki avukat tuttu. Birini şirket işlerinden dolayı da tanırdı ama onu Bedriye Hanım da iyi tanırdı.  Dolayısıyla ondan istifade diğer tuttuğu avukatın yönlendirmesiyle olacaktı.  Bu avukat ise ısrarla “burada suç var” diyordu “en azından itibarı zedeleme teşebbüsü, hakaret, iftira, örtülü tehdit söz konusu. Siz şahit bulmak konusunda endişe etmeyin. Bırakın bu biz avukatların ve dolayısıyla da savcılığın işi olsun. Soruşturma bir başlasın ancak bundan önce denenebilir elbet de bir yol var. Ortak tanıdık olan avukatla irtibat kurun. Benden ona bahsetmeyin ancak meseleyi en ince ayrıntısına varana kadar ona anlatın aracı olmasını sağlayın. Bedriye Hanım’la arasındaki dostluktan istifade etmeye çalışalım.  Bu arada biraz zor olacak ama siz de meydandan çekilmeyin, kendinizi tanıttıkça önyargıları yıkar,daha da fazla yerleşmeden imajları parçalarsınız, mesele de büyümez kapanır gider.” Bu Demet’e de denenebilir bir yol gibi gözükmüş olmalı ki buruk da olsa “tamam” dedi harekete geçti ortak tanıdık olan avukatla irtibat kurdu ama o da ilginçtir ısrarla Bedriye Hanım’a yönelik sosyal yaptırım uygulamanın öneminden bahsediyordu aman diyordu meseleyi büyütüp de bu memlekette taşları yerinden oynatmayalım…” Avukatların da etkisiyle olsa gerek Bedriye Hanım’a birden bir sükûnet de gelmişti ama bu yapıştırdığı yaftaların kolay kolay sökülüp atılamayacağını bilmekten kaynaklı bir sükûnetti ve bilhassa ortak tanıdık olan avukat bile bunu anlamakta, sezmekte çok uzun bir dönem güçlük çekti…  

Demet, anıları adeta yırta yırta yürürken yüzünde şaşkınlık ve acı hâkimdi ama an geldi gülümsemeye başladı. Çünkü önüne ışıklı bir yol açılmış, meselenin nasıl kendiliğinden çözüldüğünü ona hatırlatmıştı. Demet, o yola saptı ve birkaç adım attı. Kulağında kalabalıktan yükselen bir ses: “Meğer Demet ve Abidin Bey önceden tanışıyorlarmış.” Esasen gerçek de buydu. Demet, Abidin Bey’i henüz yirmili yaşlarının başındayken tanımıştı. Abidin Bey eski bir istihbaratçı olarak bilinirdi. Bir hayli de geniş dost çevresi vardı. Demet’e ve dolayısıyla da firmalarına zaman zaman hem yurt içinde hem yurt dışında turizme yönelik katkı sağlayacak işler bağlar ama o işi bağlarken de muhtelif ricalarda bulunurdu. Mesela Ankara’ya yolu düşmüşse  Demet’e “Şu evrakı da şu resmi makama sen teslim ediverirsen sevinirim” derdi.  Yurt dışındaysa “Şunlarla da bir görüşsene.” der döndükten sonra da “yediğin içtiğin senin olsun gördüklerini, düşündüklerini” anlat diyip Demet’i saatlerce dinlerdi. Bu arada bir gün Demet, Abidin Bey’in ricalarından birini yerine getirirken taşıdığı evrakla ilgili devlet makamlarında bir tereddüt oluştu.  Zîra evrakın sahteliğinden şüphe edilmiş hatta içindeki bilginin Demet tarafından değiştirildiği düşünülmüş ve bu sebeple de Demet ciddi bir soruşturma dahi geçirmişti. Bu soruşturmada telefon kayıtları, bilgisayar hareketleri, kimlerle irtibatta olduğu, banka hesapları, kredi kartları ve harcamaları, harcama yapılan mekânlar, şüpheli kişilerle aynı mekânlarda bulunup bulunmadığı gibi konular mercek altına alınmış, neredeyse doğumuna varıncaya kadar Demet bir tarama sürecinden geçirilmişti. Kendisinden boş yere endişe edildiği ortaya çıktığın da ise bu olay, ona olan muhabbeti arttırarak daha da fazla sahiplenilişine vesile olmuştu. Bunlar ise biraz ilgi gösterenin, üstelik devlette bu kadar hatırlı dostu olanın kolay ulaşabileceği bilgilerdi. Devlet yetkilileri Demet hakkında doğru ve güvenilir bilgiye sahipse Demet aleyhine ne söylesem kabul görür mantığı kendiliğinden çürüyordu. Bedriye Hanım bütün bunların gerçek olabilir fikriyle bir sendeledi. Zîra devlette pek çok hatırlı dostu vardı ve devlet yetkilileriyle de iyi geçinmenin yollarını arıyor ve bunun için annesinin vefatını bile malzeme olarak kullanabiliyordu. Ama devlet yetkililerinin Bedriye Çıkartmasından, hem Demet’e hem Necmettin Bey’e yaşatılanlardan haberi varsa… Birisi çıkıp da bu kadın ne yapmaya çalışıyor diye sorarsa? Bu nasıl bir şey ya derse! Devlette birini sustursa –kafaya alsa- diğerini nasıl susturacak? “Yok yok” dedi Bedriye Hanım. “Bana gelen bilgi yanlış olmalı.  Abidin Bey’le Demet tanışıyor dahi olamaz.” Ancak biraz araştırma yaptırdı. Demet hakkındaki soruşturmanın ve varılan neticenin kesinliğine kanaat getirdi. Abidin Bey’le nasıl tanıştıklarını öğrendiğinde ise çok şaşırmıştı… Zîra Demet ailesinin telkiniyle küçücük yaşından itibaren zaman zaman yaşlı ahbapları ziyarete gider ve bir istekleri olup olmadığını öğrenir,  giderilmesinde de vesile olurdu. Bir seferinde de rutin olarak uğradığı Rabia Teyze dedikleri yaşlı bir ahbabı ziyarete gittiğinde Bedriye Hanım ve arkadaşlarının, Rabia Teyze’nin mahallesinde Arşidük sokakta bir eve sık sık gelip gittiğini ve bundan da mahallelinin son derece rahatsız olduğunu öğrenmişti. Bedriye Hanım da o yıllarda henüz medyatik bir tip değildi. Hayır işleri için de henüz yeteri kadar aktif çalışmalar yapmıyor, bu sebeple de bilinmiyor, tanınmıyordu. Mahalleli de kendi arasında aleyhte bir kampanya başlatmış ve “biz bunları istemiyiz” diye tutturmuştu. Hatta bir gün Rabia Teyze’nin oturduğu sokağın başında bulunan manikür salonun sahibi Demet’in yolunu kesti. “Senin için onları tanıyor diyorlar doğru mu” diye sordu. Demet “evet” diyince “Söylesene kimmiş bunlar” diye çıkıştı… “Israrla kalabalık hâlinde gelip gidiyorlar ama ne yapıyorlar kimse bilmiyor. Gülüşmeleri, selamlaşmaları, sağa sola olan tavırları rahatsızlık verici, biz bunları burada istemiyoruz. Sadece biz değil kimse istemiyor. Bunları buradan çıkartıp atacaklar, Rabia Teyzeye hürmetler hürmetler ama istedik ki senin de bundan haberin olsun…”  Demet,  “Onlar zararsız sadece dini konular üzerinde çalışıyor hayırlı işleri ile uğraşıyor olmalılar” dese de sözünü sadece salon sahibine dinletememekle kalmamış bir oldubitti neticesi kendisini mahallede meseleyi takip eden Abidin Bey’in karşısında buluvermişti.  

Abidin Bey de Demet’e aynı soruyu soruyordu:  “Ne yapıyorlar bunlar kızım burada?” Demet yine dini işin içine karıştıracak olunca Abidin Bey kahkahayı patlattı.  “Ne dini, bunlar namaz bile kılmazlar” diyip söylendi. Daha sonra ise Demet’e alaycı bir tavırla sordu: “Söyle bakalım sen namaz kılar mısın?” Demet kekeledi mahcup oldu bazen kılıyorum ama bazen olmuyor işte! kılamıyorum.” “Bak” dedi Abidin Bey “işte, siz namaz bile kılmazsınız, ne dini…” Genç Demet artık patlayacaktı dayanamadı “İyi de” dedi “bu olsa olsa benim ayıbım onları ne bağlar ki!” Cevaptaki safiyete gülümseyen Abidin Bey “kız diyordu  “sende yoksa iş var mı?” O gün başlayan dostluk hep devam etti.   Abidin Bey’i Abidin Bey yapan özellik ise; birlik beraberlik ruhuna adanmışlık, muazzam bir vatan aşkı, samimi bir iman anlayışı, devletine milletine sonsuz bir bağlılık ve dinin istismarına muazzam bir tahammülsüzlük… Hâl bu olunca Abidin Bey, Bedriye Hanım’ı uzaktan izlese de onunla yıldızı hiç barışmadı. Onunla ilgili de Demet’i hep uyardı. Üstelik tanıştıkları o ilk günlerde kimin de başı yanmıştı bilinmez ama Arşidük sokakta oturan Bedriye Hanım’ın dostu evini boşaltıp başka mahalleye taşınmak zorunda bırakılmıştı. Böylece Bedriye Hanım ve dostlarının o mahalleden ayağı da kesildi… Bu konuda ise Abidin Bey’in etkin olduğunu Demet de Bedriye Hanım da olaydan çok sonra farklı farklı zamanlarda öğrendiler.  

Neticede ise baktı Bedriye Hanım durum sarpa sarıyor başladı feryada “Ben bir anayım. Analar beni anlar. Her şeyi de anam için yaptım. O mutlu olsun benimle iftihar etsin diye yaptım. Cennet anaların ayaklarının altındadır. Öyle değil mi efendim? Annem mutlu oldukça Allah’ta benden razı gelecektir diye yaptım. Ben kendimi dostlarıma, insan yetiştirmeye, hayır işlemeye, hizmete adamışım. Ben garibim, masumum, mazlumum. Devletim bana yardım etsin, hatta vekillik versinler neler neler yapabileceğimi görecekler. Anam da, dostlarım da beni hep hizmet için teşvik etti, yetiştirdi.  Hem sonra “Benim Mümtazlar ailesine ne ihtiyacım olabilir? Ben onlarla mücadele ettim çünkü onlar ellerindeki hiçbir değere layık değiller. O imkânlar bende olsaydı neler neler yapardım…”

Bu konuşma sürüp gidiyordu varılan sonuç Allah’tan korkman devletten korktuğum kadar değildi de neydi! Anlaşılan istikametin yönü Mümtazlardan başka bir noktaya çevrilmiş, farklı müdahalelere gerek kalmadan konu basitçe çizilen devlet imajıyla toparlanmaya başlamıştı ancak gel gelelim görülen bir başka hakikat vardı ki Bedriye Çıkartmasının istikameti artık devletti. İyi de bu devlet kimin? Aklını kiraya vermişlerin mi? Siz birilerini suçlu ilan edip mezarının başına vararak onu Allah’a şikayet etseniz de etmeseniz de ya da algı oyunlarına yenilip türlü çıkmazlara sürüklenseniz de sürüklenmeseniz de yanlış mühendislik hesaplarıyla inşa edilen kuleler görünüşte ne vesileyle olursa olsun esasta sille-i hüda ile çabuk yıkılıyor, onu tutmaya çalışan ise bırakın makamlara koşmayı altında kalıp tarihin tozlu sayfalarına gömülmekten kurtulamıyor. Bu gerçeği unutup böylesine bir olayda yanlış noktada yer almayı kim kendine yakıştırır da akıbetini hesap edemez orasını bilemem ama maalesef bu tip hikâyeler de hayatın içine yerleşip tatsız hatta can yakıcı olabiliyor.  


Şimdi ise hikâyemizden de hareketle konumuz olan algı oyunlarını ve buna bağlı olarak da birey temelli çıkartma harekâtını ve açılımlarını tasavvufî açıdan inceleme gayretlerimizi başlatalım ve muhtelif konu ve soru başlıkları altında meseleyi kültür mirasımızı daha yakından tanımak adına da irdelemeye çalışalım.


Toplum mühendisliği ve algı yönetimi ne demek?
Bildiğiniz üzere temelde beş duyuya sahibiz. Tat ve koku alırız. Dokunur hissederiz. Görürüz, işitiriz. Algı ise bütün bu duyularımızla edindiğimiz bilginin alınması, yorumlanması, mânâlandırılması, seçilmesi ve düzenlenmesi anlamına geliyor. Böylece bir şeye dikkati yönelterek o şeyin bilincine varmaya ve onu idrak edebilmeye uğraşmış oluyoruz.  Duyularımızı kullanarak karşımızdakinin (karşımızdakinden hareketle esasen kendimizin) ne olup olmadığını, nasıl olup olmadığını anlayabiliyor ve ona göre tepkiler veriyoruz. Her birimiz ise bunu gerçekleştirirken kendi kapasitemize, -bilgimize, görgümüze…- uygun olarak kabuller oluşturup sonuçlara varıyor ve tepkiler ortaya koyup etki edip tepki oluşumuna vesile oluyoruz. Yani bu yolda algımızı yönlendirebilecek bize pozitif veya negatif değerler –değerlendirmeler- katabilecek muhtelif etkilere de açığız. Algı yönetimi de bu etkileri konu ediniyor ve bütün davası hedef kitlenin düşüncelerini,  inanışlarını etkilemek, yönlendirmek…  Bu durumda da zalimi mazlum, cimriyi cömert, art niyetliyi iyi niyetli, fakiri zengin, kibirliliği alçak gönüllü hatta masumu katil, katili masum olarak görmek, kabullenmek ve kabullendiğimiz yapı üzerinden tepkiler vermek, buna göre de hayatımızı tanzim etmek hiç tereddüde, sorgulamaya mahâl bırakmadan doğal bir akış hâlinde karşımıza çıkıp hayatımıza yerleşebiliyor. Neticede de bir bakıyorsunuz ki üzerimizde bir zihin mimarlığı gerçekleştirilmiş. İşte bu inşa hâli de bize toplum mühendisliğini işaret etmekte…

Bununla birlikte algı yönetimi ve dolayısıyla da toplum mühendisliği sadece şerre değil nefsin sığlıklarından uzaklaşıldığı nispette hayra da alet. Mesela bireyin algılarına yön vererek aşama kaydetmesine, gelişmesine, barış ve huzuruna hizmeti de söz konusu. Milletlerin, devletlerin kendilerini doğru tanıtabilmelerinde, soğuk - sıcak savaş ortamlarında doğru hamlelerin icrasında, huzur ve güven içerisinde oluşa… doğru algı yönetiminin çok olumlu etkileri var. Üstelik algı yönetimi halkla ilişkileri de beraberinde getiriyor ancak fark; halkla ilişkiler güven temelli bir disiplin. Varı yok, yoku var göstermeye kalktığınızda o halkla ilişki olmaktan çıkıyor, en masum ve basit ifadeyle bu halkı istismara giriyor. Yukarıdaki hikâyemizde de toplumun çekirdek diyebileceğimiz yapıları üzerindeki şerre âlet edilen algı yönetimi, toplum mühendisliği hadisesi konu edinilmiştir. Ancak şerrin ele alınışı bu değerlerin doğru ellerde hayra da âlet olabileceği gerçeğini örtmez.  

Algı yönetiminin söz konusu olabilmesi için en azından etkilenmesinden menfaat umulan bir grup insana ihtiyaç yok mu?  Bu durumda da mütevazı hayat sürenlerin algı yönetimiyle bağlantısı ne ölçüde olabilir? Mesela hikâyede fakir fukara insanlar konu edinilmemiş dolayısıyla, fakir fukaranın hayatında algı ve yönetimi diye bir kavram bulunmaz diyebilir miyiz? Algı yönetimi netice olarak bir psikolojik savaştır ve bu savaşın propaganda, eğitim, provakosyon gibi silahları vardır. Bu silahlar ise; sözle, yazıyla, resimle -hatta e posta yoluyla yayıma varana kadar- yayın araçlarıyla da ateşlenir. Bunları tanımayan, bunlarla yolu kesişmeyen bir insan evladını düşünmek mümkün olamayacağına göre, algı yönetimi dışında kalan birini de düşünmek mümkün olmaz. Ancak bizim konumuz birey ve bireyin etrafında cereyan eden hadiselerdir. Dilerseniz biz, birey ve çevresi üzerinden meseleye bakışımızı sürdürelim. Zîra fitnenin, yalanın, iftiranın, çarpıtmanın, göz boyamanın (ilizyonun), dedikodunun… olduğu yerde bireysel seviye üzerinden propagandanın, eğitimin, provakasyonun  adeta bir silah olarak kullanıldığını görebilmeliyiz.  Bu noktada televizyonda izlediğim gerçek bir hadiseden de bahsetmek isterim. Olay iç egede küçük bir şehirde geçiyor. Türk asıllı adamın biri Avusturalya’da yaşıyor ama egenin bu küçük şehrindeki  -bir vesileyle tanıdığı- bir hanıma âşık oluyor fakat zaman içinde anlaşamıyorlar, ayrılıyorlar. Adam ayrılık fikrini hazmedemiyor ve bu hanımdan intikam alma hevesine kapılıyor, kendisinde bulunan bir fotoğrafından hanımın başının resmini kesiyor internetteki uygunsuz durumdaki bir hanımın görüntüsünün üzerine son derece amatörce de olsa monte ettiriyor. Neticede de görüntü internette yayına giriyor. Fotoğrafın altında ise hanımın telefon numarası bulunmakta… Hanım, “Ne oluyoruz! Kim bu beni arayıp rahatsız edenler” diyip araştırdığında gerçeğin ne olduğunu anlıyor. Önce adamla iletişim kurup meseleyi sonlandırmasını istiyor kâr etmiyor, telefonunu değiştiriyor mesele bitmiyor, polisi, avukatı devreye sokuyor lekelenişinin önünü alamıyor, neticede yaşadığı şehri değiştirmek zorunda kalıyor, bu da yeterli olmuyor. Kendini doğru ifade edebilmek için çabalasa da gittiği her yerde mesele patladığında kendisine olan bakışları da yaklaşımları da değiştiremiyor, önleyemiyor. İşinden, aşından, itibarından oluyor ve çare olarak o da aynı şeyi daha da beteriyle adam için yapıyor. Tahmin edersiniz ki kıyamet kopuyor, iş TV programına intikal ediyor…  İnterneti devre dışı bırakın, bu yapılanlar elden ele gezen bir fotoğraftaki hile de olsaydı aynı etkiyi belki daha yavaş ama netice olarak yaratırdı. Fotoğraf da henüz icat edilmemiş olsaydı fısıltı da aynı etkiyi yaratmaz mıydı?  Yaratırdı. Ancak burada da meseleyi aydınlığa çıkartan televizyon etkisi ve neticesinde de adamın yaptıklarını itiraf etmek zorunda bırakılışıdır… O hâlde algı oyunlarına ve dolayısıyla da yönetimine hangi toplumsal düzey söz konu olursa olsun tabiri câizse Fransız bakmak gibi bir lüksümüz yok… Herkes bireysel seviyede de algı oyunlarının muhatabı olabilir. Herkes de etki edebileceği yapı üzerinde algı yönetimi gerçekleştirip tıynetine uygun olarak mağdurlar yaratabilir. Konular hassassa, yıkıcıysa masumiyeti ispat zorsa, hatta tepki verme yönünde el ayak bağlanıyorsa “çamur at izi kalsın” anlayışını güdenlerin elbet yüzü güler. Bu gülüş ise sadece Allah korkusu bilmeyişin değil kanuna müracaatta genelde özürlü oluşun ve Allah’ı hiç tanımayışın da izharıdır.

Güçlülük; algının yerleştirilmesinde önemli bir etkendir diyebilir miyiz?
Güç sahibi olmak yüzeysel bir gözle baktığımızda sahip olunan maddi değerlerle ilgili. Mesela paranız, mevkiiniz, unvanınız varsa güçlüsünüz. Bir de sesiniz gür ise baskınsınız, sözünüzün etkisi var, kabulü kolay, sorgulanmazsınız bile. Ancak gerçek anlamda güç, maddeselliğe değil öze dayanıyor. Bildiğiniz üzere özümüzde bir takım değerler barındırıyoruz. Doğru olmak, dürüst olmak, Cenâb-ı Hakk’a sığınabilmek,  Allah’ın arzusuna uygun insan olmaya baş koymak gibi… Bu değerler keşfedilip ortaya layığınca çıkmaya başladığında ilginçtir bir de bakıyorsunuz ki gücü bildiren tanıtan cesaret, yıkılmazlık, eğilmezlik, gibi değerler de -şartlar ne kadar zorlayıcı olursa olsun- tek tek ortaya çıkmaya başlamış.  Şayet bu varsa veya var olabildiği ölçüde sanırım orada bireysel seviyedeki yozlaşma dahi pek barınamıyor. Uyanıklık, zindelik, külyutmazlık da hâkim oluyor. Bu ise kişiyi gerçek anlamda güçlü oluşa sürüklüyor… Klasik tasavvuf diliyle de söyleyecek olursak,  sırtını Hakk’a yaslayan yaslayabildiği ölçüde Hak’tan besleniyor. Beslendikçe Hakk’ın arzusuna göre şekil alıyor ve öz yapısından farklılıkları siliniyor, nefsinin hakikati doğup yükselmeye başlıyor. Bu durumda birim bir pınar gibi hakikat deryasından lütfedilenleri en saf ve en etkin hâliyle ortaya koyma yolunda adım atmış oluyor ve potansiyeline yüklenen güçlülük doğuyor ve seyran ediliyor ve seyran ediyor. O hâlde Allah diyen çamura düşse orada Allah lafzıyla bile parlar ve bu parlayış çözüme yönelik bir dizi olayı tetikler. Böylece en çözülemez olaylar dahi çözüme koşar. Ama bunun böyle olması demek bir takım hukuki yaptırımların olmaması ve hukuku yaşantımızın dışında tutmak için şüphesiz mazeret değildir.

Hayır işleriyle ilgileniş kişiyi insanlık adına disiplin altında tutmaz mı?  Bedriye Çıkartmasında görüyorsunuz ki hayır işleri, kişiyi insanlık adına disiplin altında tutamamış. O hâlde hayır işlerinin esasta Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaya, kendimizi insanlık adına disipline etmeye vesile olduğunu tespit ettiğimiz gibi hayır işlerine yaklaşımımızın işin boyutunu değiştirdiğini de kabul edelim. Nefsimiz haz alsın diye mi o işi yapıyoruz, üstünlüğünüzü mü ortaya koymaya çalışıyoruz, hayrı kendimize reklam olsun diye mi yapıyoruz yoksa başkası adına sevinmeyi üzülmeyi mi başarıp içselleştirmekteyiz, karşımızdakinin işini kolaylayabilmenin onu mutlu görmenin huzuruna mı koşuyoruz?... Hayır yaparak yaşamak esasen bir yaşam tarzıdır. Gün gelir cebinizde kuruşunuz olmaz ama elinizde son kalan ekmek parçasını da isteyerek, severek ihtiyaç sahibiyle bölüşürsünüz ve bunu kelâma da getirmezsiniz, unutursunuz geçer gider… Bu noktada ailenin öneminden de bahsetmek isterim. Pek çok şeyde olduğu gibi hayrın da mahiyetini kavratacak olan önce ailedir. Aileler ise şüphesiz baş tacıdır ve şefkat ile sarmalanışa, dik durmaya, ileriye doğru adımlar atabilmeye, kalkanla zırhlanmışız gibi korunabilmeye de vesiledir. Ancak bazı ana babalar var ki onlar da çocuklarını yetiştirirken özellikle de başarı fikrini aşılama konusunda çok samimi olsalar da nasıl oluyorsa oluyor hedefe ulaşma yolunda her yol mubahtır anlayışını onların zihinlerine ince ince nakşetmiş de oluyorlar. Dikkat ederseniz Bedriye Hanım karakterlerin arkasında da böyle bir hâlden izler var. Zîra “Ben her şeyi anam için yaptım. O mutlu olsun diye yaptım” derken onu mutlu edebilmenin yolu bir başkasının hatta başkalarının yıkılışından itibarsızlaşmasından… geçiyor.  Bu, Bedriye Hanımın belki kendini masum göstermek için tutunduğu asılsız bir nokta olsa da “ne olursa olsun ama başarı olsun yeter ki hedef ele geçsin” telkininin bir neticesi olarak da düşünülebilinir. Dolayısıyla ailenin önemi büyük, ama aile her şey demek değil. Yeri gelince söz konusu olan ana baba da olsa “Sen beni neye teşvik ediyorsun. Orada dur!” denebilmeli. Şunu da itiraf etmeden geçemeyeceğim bütün bunların ne kadar zor olduğunun elbet farkındayım. Ancak, Ankebut suresi 8. Ayette, Nisa suresi 135. Ayette bu şekilde davranmanın gerekliliği anlatılır. Münafikun suresi 9. Ayette de ana babanın evlada uyup Allah’ın adaletinden şaşmasının da karşılıksız kalmayacağı bildirilmiştir.


Tarikatlar hatta cemiyet ve cemaatler hitap ettikleri kişileri şekillendirirken bir çeşit toplum mühendisliği gerçekleştirmiş olmuyorlar mı? Kabaca söyleyecek olursakcemaat” dinsel, “cemiyet” dindışı yapıyı işaret eder. Cemaatte duygusal bağ, topluluğun çıkarlarını gözeterek, cemiyette ise bireyselliği doyurucu çıkar ilişkileri üzerinden hareket ediş söz konusudur. İkisinde de gördüğünüz üzere çok da yanlış olan bir şey yok. Yeri gelir öyle olur yeri gelir böyle olur.  Üstelik ikisi de neticede toplumsal birer teşekküldür. Ancak siz konusu dinsel olan bir yapıyı cemiyetleşmeye hapsetmeye kalkarsanız, dinin şahsi çıkar ilişkilerine âlet edilişine şaşmamanız gerekir. Şayet dini cemaatleşmeye hapsederseniz de bir fanus içinde hayatın gerçeklerinden kopuk yaşandığını teşhis edebilirsiniz. Bu durumda da sizin hâliniz –tavrınız- zamanla dışınızdaki dünya tarafından yadırganabilir. Selamlaşmanız, hâl hatır sormanız bile kendine has olmakla dindar yapılar içersinde dahi aykırı kalabilinir. Nitekim Bedriye Çıkartmasında bu hâlden de izler görüyoruz. Adınız din ile bir şekilde yan yana geçiyorsa en azından birilerini,  “Ne dini! Bunlar namaz bile kılmaz” diye düşündürmemelisiniz. Elbette el âlem “ne diyor” diye yaşanmaz ama dini yaşamak ve dini yaşama zevkini paylaşmak için dikkat çekici, farklı, aykırı davranmaya niye gerek olsun! Bunu da hiç anlayabilmiş değilim…   Bu arada tarikatlar mevzuna da gelirsek; tarikatlar 1925 de biliyorsunuz kapatıldı. Kapatılmayan örtülemeyen ise mahiyetiydi. Mahiyet de bize tasavvuf kültürünü tanıtıp anlattı. Bu kültürü anlamaya başladıkça da gördük ki bu kültürün bizatihi kendisi, yozlaşmış yapıyı kendine yakıştırmıyor, mahiyetindeki safiyetle esasen itiyor, yozlaşmış yapıyı istemiyor, atıyor ve iş,  mahiyetin ortaya koyduğu tez ile ocağını kapatıp kendini korumaya alma noktasına kadar gidiyor. Nitekim tarikatlar, hakikatte ne olursa olsun kanunen günümüzde yok. Öte yandan bir okulda yozlaşma var diye siz herhâlde eğitimi yeryüzünden silmezsiniz, kitapları ortadan kaldırmazsınız, bilginin önünü kesmezsiniz bu sebeple mahiyetin de hatta bir takım ritüellerin eşliğinde günümüze ulaşması son derece doğal ancak doğal olmayan bir husus var; o da insanı tanımamak. Mahiyetin safiyetini lekeleyen ve o mahiyete döneminde ocaklık eden tarikatlara “yozlaşmıştır” damgasının vurulmasına sebep olan insan, bugün adı cemiyet, cemaat ya da vakıf, dernek olmuş niye onu yozlaştıramasın? Biz laik bir ülkeyiz inşallah da hep laik kalalım ama din ve devlet işleri birbirinden ayrıdır demek hem din ile hemhâl olanların haklarını korumamak hem de din temelli kültürü yok saymak anlamına gelmese gerek… Nasıl ki bir okul, öğrenciyi ve dolayısıyla da toplumu şekillendiriyorsa toplumsal teşekküller de talip olanı, iletişim içinde bulunduğunu öyle şekillendirir ve üzüm üzüme baka baka da  kararır. Dolayısıyla her toplumsal teşekkül, aynı zamanda toplumun bütününü –kamuyu da- ilgilendirir. Teşekküllerin sadece para girdi çıktılarını takip, rutin toplantıların olup olmadığını tespit neye yarar, mahiyetindeki safiyetin de bir takım yaptırımlarla koruma altında tutulması beklenir. Müsaadenizle bu noktada minik bir sitemde de bulunacağım; pandalar bile korunma altına alındı ki alınmalı ama bir bizim tasavvuf kültürümüzün saf ve öz yapısının korunması şöyle dursun, nedir ne değildir bunu bile sorgulayan kaç kişi var acaba merak ediyorum?

Diyanet işlerinden uyarı;
Sizler bu satırları okuduğunuzda inşallah hep güzel günler içindeyiz ve gelişmekteyiz ama ülkenin içinde bulunduğu durumu şimdiden kestirmek zor. Fakat Diyanet işlerinin konuya ilişkin basından öğrendiğimiz uyarısıyla sizleri buluşturmak isterim. Bildirilenlerden altı çizilenleri aynen aktarıyorum: “Tekfir etmeyeceksin. Sadece kendini hak bilip, kendin gibi inanmayan kendin gibi düşünmeyen ve kendin gibi yaşamayanları dinden çıkmakla suçlamayacaksın. Ötekileştirmeyeceksin. Kendin gibi inanmayanı ve yaşamayanı ötekileştirmeyeceksin, azınlığa düşürmeyeceksin. İslam’dan ayrılmayacaksın. İslam ilminden ayrılmayacaksın, İslam’ı kendine göre yorumlamayacaksın. Şahısçı olmayacaksın. Şahısları hakikatin yerine ikame edemezsiniz, baki hakikatleri fani şahsiyetler üzerine bina edemezsiniz. Biz irademizi bir faniye teslim edemeyiz. Şiddete karşı duracaksın. Kim olursa olsun şiddete başvurduğu zaman toplum olarak millet olarak hepimizi karşısında bulmalı.” Her resmi makamdan gelen uyarı arkasından ciddi yaptırımlar da getirir umarım bunlar da hayra vesile olur.

Hukukun önemi ortada, ancak bundan önce sosyal yaptırımlarla disipline oluş hiç mi mümkün değildir?
Hikâyemiz üzerinden söyleyecek olursak orada da, konusuna çok da hâkim olmadığı iddia edilen bir vakfı kuran Necmettin Bey’in, meseleyi kendi hâkim olduğu alana çekme teşebbüsüne girişeceği endişesi üzerine, savaş çığlıklarının atıldığına tanıklık ediyoruz. Esasen, meseleyi hâkim olunan alana çekmek demek daha güçlü olmaya, daha güçlü oluş da hâkimiyetin artmasına bu da sosyal yaptırımlara etki edip yön vermeye vesile. Sosyal yaptırımlar ise hak edeni yüceltme, alkışlama, ödüllendirme tersi durumda olandan da irtibatı kesmek konuşmamak, ötelemek gibi bir dizi davranış biçimini içerebiliyor. Sosyal yaptırım dediğinizde genellikle sosyal ortamı oluşturan bireyler arasında sağlam temele dayanan hemfikir oluş da aslında dikkat çeker ama bu seviye de esasen hem hayra hem şerre hizmet eden algı oyunlarına açıktır. Yine hikâyemiz üzerinden söyleyecek olursak elbette Necmettin Bey karakterine baktığınız zaman ortada siyahı beyaz, beyazı siyah gösteren bir algı oyununa rastlamazsınız. Hatta hâkim olunan konu, ana konuyu zedelemeden ona hizmet edip açıp yerleştiriyorsa, pekiştiriyorsa, koruyup kolluyorsa, tanıtıp anlatıyorsa ortada sorun da aramak abes olur.  Ancak hâkim olunan alan ile ana yapı farklılık arz edip hâkim olunan alan ana yapının yerini alırsa iş değişir. Bunu da hikâyede görmeyiz ama müsaadenizle tasavvuf üzerinden örneklendirmek isterim. Mesela kabzımalsınız ve olur a tasavvuf anlatacaksınız; zerzevattan tabiidir ki bahsedersiniz, çevrenizde de zerzevatçı dostlarınızın bulunması gayet doğaldır ama tasavvufun konusu her şeyi kapsadığı gibi zerzevatı ve zerzevatçılığı da kapsasa bile sadece bu değildir ki! “Budur” diye ısrar varsa zaman içinde tasavvuf eşittir zerzevatçılık olarak karşınıza çıkar ve bunu böyle yapmakla samimi olduğunuzu düşünseniz bile siz yanlış bir noktada yer almış ve mahiyete zarar vermiş olursunuz.  Bununla birlikte hikayemize dönecek olursak kurduğu vakfın başına geçip de henüz icraatlarını ortaya koyamadan ne ve neye göre değerlendirme yapıldı da hücum emri verildi diye düşününce de Necmettin Beyin hâkim olduğu alan ile bütünleşerek güç kazanmasının veya böyle bir ihtimalin bulunmasının pek de Bedriye Çıkartmasını önleyebildiği söylenemeyecektir. O hâlde Bedriye Çıkartası ile mücadelede sosyal yaptırım bir metot olarak yetersiz kalır. Algı oyunlarına algı oyunlarıyla cevap vermek de facia yaratır. Cemiyet, cemaat gibi toplumsal teşekküllerde bulunan ve içinde bulunduğu yapıdan rahatsız olan bir bireyin, muzdarip oluşunu şartlar oluşsa bile hukuka taşıması da kolay iş değildir. Devreye baskıların girmesinden öte, sosyal ilişkiler, yıkılsa bile bir dönem var olmuş olan dostluklar girer. Hatta belki minnettar bırakılışlar, daha da ötesi temeldeki fikri yapıya hürmet hâkim olur ve yol keser. Oysa mesele mahiyetle hemhal olup bilhassa mahiyetin gelecek kuşaklara en doğru şekilde aktarımıdır. Her yerde her ortamda Bedriye Hanım tipi insanlar da kolayca türeyebilir mahiyete hizmette göz boyayıcı olup onu fitne fesat ile kendi çıkarlarına alet edip harcamaya da kalkışabilir ama şüphesiz herkes de değişebilir, değişmeyen tek şey değişimin kendidir lakin huylu huyundan geçene kadar muhtemelen ömür de tükenir. Art niyetten uzak her türlü ve gerekli disipline açık olmak ise samimi ve dürüst olan her insan için büyük nimettir. 

Bu sayımızda Bedriye Çıkarması ile algı ve yönetimi, toplum mühendisliği gibi konuların üzerinde gücümüz nispetinde durmaya çalıştık ve bir seyran gerçekleştirdik.  Bireysel seviyede düşündüğümüzde sözüm ona acaba hangi âli menfaatler için böyle bir çıkartma harekâtına girişilir bilinmez ama unutmamak gerekir ki masumiyet maskesi de takılsa şayet o maskenin altında kaynayan bir fitne fücür hâli varsa o maske buna dayanamaz erir. Oysa insan güzeldir niçin güzelliğini maskeler ardına gizlesin! Ortada fitne fücur gibi bir kir  bulunuyorsa da bu temizlenir paklanır ancak bunun olabilmesi için kendini ve etrafı kandırmayı bırakıp makam mevki hayallerinden uzaklaşıp bir yerden başlamak lazımdır.  Yazımı nihayete erdirirken çok da sevdiğim fıkra gibi anlatılan gerçek bir hadiseyle veda etmek isterim.  Birisi, bir yolculuğa çıkacak, maksadı da falanca yere ulaşmak. Şoföre soruyor “Kardeş, oradan geçer mi? Buradan geçer mi? Şuradan geçme mi? Şoför artık sorulardan bitap düşmüş, cevaplamaktan da içi sıkılmış “of” diyor “binersen geçer.”

 

KAYNAKÇA: T.C. İstanbul Arel Üniversitesi Yüksek Lisans Tezi Hazırlayan: Fisun TÜRKÖZ SARP Danışmanı: Prof. Dr. Güler ERTAN-2013
Müge Anlı’yla Tatlı Sert adlı tv programı - sözlü - yazılı basın ve haber kuruluşları Diyanet Haberleri Ocak 2017

 

 

İLETİŞİM BİLGİLERİ:     Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi    -   Türk Kültür ve Sanat Derneği -/ ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....
Sayfa Başı